Vergi Mevzuatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vergi Mevzuatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster



"213 sayılı VUK’un 227. maddesinde (VUK’da aksine hüküm olmadıkça) VUK’a göre tutulan ve üçüncü şahıslarla olan münasebet ve muamelelere ait kayıtların tevsikin mecburi olduğu hükme bağlanmış; aynı Kanun’un 229-242. maddelerinde de VUK’a göre düzenlenmesi ve alınması gereken vesikalara ait hükümlere yer verilmiştir. Aynı Kanun’un 234. maddesinde gider pusulasının tanımı yapılmıştır.

Bu tanımlamaya göre vergiden muaf esnafa yaptırılan işler veya onlardan satın alınan emtia için tanzim edilip işi yapana veya emtiayı satana imza ettirilen gider pusulası vergiden muaf esnaf tarafından verilmiş fatura hükmündedir. Vergiden muaf esnafın tanımı ise 193 sayılı GVK’nın 9. maddesinde yapılmıştır. Yasal tanımlama gereği olarak gider pusulasının kullanım alanı sınırlanmış bulunmaktadır. Çünkü yasal tanımlamaya göre gider pusulası sadece vergiden muaf esnafa yaptırılan işler veya onlardan satın alınan emtia için düzenlenebilen ve bu bağlamda da fatura yerine geçen bir belge olmaktadır. Ayrıca bu belge birinci ve ikinci sınıf tüccarların, zati eşyalarını satan kimselerden satın aldıkları altın, mücevher gibi kıymetli eşya için de tanzim edilmektedir.

Gider pusulasının kullanım alanı bu yasal tanımlamaya ilaveten Maliye Bakanlığı’nca yayımlanan genel tebliğler vasıtasıyla da genişletilmektedir. Ancak nihai tüketiciden satın alınan gayrimenkuller ve taşıtlar için gider pusulası düzenleneceği ne 234. maddede ne de genel tebliğlerde düzenlenmiştir. Zira nihai tüketiciler ne vergiden muaf esnaftır; nihai tüketicilerce satılan bu mallar ne de altın, mücevher gibi kıymetli eşyadır. Vergi İdaresinin gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerince nihai tüketicilerden satın alınan taşıtlar ve gayrimenkuller için de gider pusulası düzenlenmesi gerektiği yönündeki görüşü bu sebepten ötürü Danıştay’ca kabul edilmemektedir.

Vergi yargısı taşıt ve gayrimenkullerini satan nihai tüketicilerin ticaret ve serbest meslek erbabı veya vergiden muaf esnaf olmadığına ve ayrıca satışa konu olan bu malların altın ve mücevher niteliği taşımadığına vurgu yaparak vergi idaresinin bu genişletici yorumunu reddetmektedir. Buna göre nihai tüketicilerden satın alınarak envantere dâhil edilen taşıt ve gayrimenkullerin tevsikinde kanaatimizce noter satış senedi, tapu senedi ve banka dekontları kullanılabilir. Zira Türk Vergi Hukukunda “serbest delil sistemi” benimsenmiştir. Serbest delil sisteminde işlemlerin gerçek mahiyeti yemin hariç her türlü delille ispatlanabilmektedir.

Bu bağlamda kayıtların tevsikinde mükellefler öncelikle 213 sayılı VUK’un 229-242. maddeleri arasında sayılan belgeleri kullanmak zorundadır ancak bu maddeler kapsamına girmeyen işlemlerde ise vergi usul hukukunda ve vergi yargılaması hukukunda ispatlama vasıtası olarak kabul edilen diğer muteber belgeleri (noter satış senedi, tapu senedi ve banka dekontları gibi belgeleri) kullanabilmelidirler. Nihai tüketicilerden taşıt ve gayrimenkul (özel mameleke dahil taşıt ve gayrimenkul) satın alma işlemi de 213 sayılı VUK’un 229-242. maddeleri arasında sayılmadığından ve genel tebliğler vasıtayla bu konuda ilave bir düzenleme yapılmadığından bu tür satın alma işlemleri, serbest delil sistemi içerisinde muteber kabul edilen herhangi bir vesikayla tevsik edilebilecektir."
Zübeyir BAKMAZ ismli vergi müfettişinin konu ile ilgili olarak yaklaşım dergisinde yazmış olduğu görüşüdür.


SORU: "Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkındaki Kanun" hükümleri çerçevesinde kayıtlara intikal ettirilen varlıkların, ileride yapılacak vergi incelemelerindeki durumu ne olacaktır? Kanundan anladığımız kadarıyla kanun uyarınca bildirilen ve beyan edilen varlıklar nedeniyle 01.01.2008 tarihinden önceki dönemlere ilişkin hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmayacaktır. Bunun garantisi var mı?

YANIT: Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkındaki Yasa'nın 3. maddesinin 5. fıkrası uyarınca;

* Gerçek veya tüzel kişilerce 01.Ekim.2008 tarihi itibariyle yurt dışında sahip olunan varlıklardan yasa hükümleri çerçevesinde bildirilen veya beyan edilen varlıklar,

* Gelir veya kurumlar vergisi yükümlülerince Türkiye'de sahip olunan ve beyan edilerek yasal defter kayıtlarına intikal ettirilen varlıklar, nedeniyle 01. 01. 2008 tarihinden önceki dönemlere ilişkin hiçbir suretle herhangi bir vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmayacaktır.

Buna göre yurt içinde ve yurt dışında sahip olunan varlıklardan bildirme ve beyana konu edilenler ile ilgili olarak 01. 01. 2008 tarihinden önceki dönemlere ilişkin, bu bildirim ve beyanlardan hareketle herhangi bir vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılması söz konusu olmayacaktır.

Ancak, 01. 01. 2008 tarihinden önceki dönemlerle ilgili olarak Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkındaki Yasa'nın yürürlük tarihinden önce başlayan vergi incelemeleri ile 01. 1. 008 tarihinden sonraki dönemlere ilişkin yapılacak vergi incelemeleri yasanın 3. maddesinin 5. fıkrası hükmü kapsamında değerlendirilmeyecektir.

Vergi incelemeleri ile ilgili olarak mükellefler nezdinde işe başlama tutanağının düzenlenmesi, vergi incelemesi yapılmak üzere mükellefin davet edilmesi, yasal defter ve belgeleri isteme yazısının tebliğ edilmiş olması veya matrah tesisine yönelik tutanak düzenlenmesi ya da yasal defter ve belgelerin incelenmek üzere vergi incelemesine yetkili olanlara ibraz edilmiş olması durumunda, vergi incelemesine başlandığı kabul edilecektir.

Dolayısıyla, 01. 01. 2008 tarihinden önceki dönemlerle ilgili olarak Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkındaki Yasa'nın yürürlüğe girdiği tarihten önce başlayan vergi incelemeleri sonucu bulunan matrah farkları üzerinden gerekli tarhiyatlar yapılacak ve bulunan matrah farklarından, söz konusu yasa kapsamında bildirilen veya beyan edilen varlıklara ilişkin tutarların mahsup edilmesi söz konusu olmayacaktır. (V.Seviğ)



TBMM Genel Kurulunda, yurt dışındaki tasarrufu yüzde 2, yurt içindeki tasarrufu da yüzde 5 vergiyle ekonomiye kazandırmayı amaçlayan tasarı, kabul edilerek yasalaştı.

13 Kasım 2008 Perşembe

Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Kanuna göre, gerçek veya tüzel kişilerin, 1 Ekim 2008 tarihi itibarıyla sahip olduğu yurt dışındaki; para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları, varlığı kanaat verici bir belgeyle ispat edilen taşınmazları, bu kanunun yayımlandığı ayı izleyen 3. ayın sonuna kadar YTL cinsinden rayiç bedelle banka veya aracı kuruma bildirilecek ya da vergi dairelerine beyan edilecek. Bu kıymetler, Vergi Usul Kanunu uyarınca, defter tutan mükelleflerce beyan tarihi itibarıyla kanuni defterlere kaydedilebilecek. Bilanço esasına göre defter tutan mükellefler, bu kanun hükümleri uyarınca kanuni defterlerine kaydettikleri kıymetler için, pasifte, özel fon hesabı açacaklar. Bu fon hesabı, sermayenin parçası sayılacak, sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılamayacak, işletmenin tasfiye edilmesi halinde ise vergilendirilmeyecek.

Serbest meslek kazanç defteri ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükellefler, söz konusu kıymetleri defterlerinde ayrıca gösterecekler. Bu varlıklar dönem kazancının tespitinde dikkate alınmayacak.

-TÜRKİYE'DE BULUNAN SERMAYE ARAÇLARI VE TAŞINMAZLAR-

Gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerinin sahip olduğu, Türkiye'de bulunan ancak 1 Ekim 2008 tarihi itibarıyla kanuni defter kayıtlarında, işletmenin öz kaynakları arasında yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları ile taşınmazlar, bu kanunun yayımlandığı ayı izleyen 3. ayın sonuna kadar YTL cinsinden rayiç bedelle, vergi dairelerine beyan edilecek.

Bilanço esasına göre defter tutan mükellefler, bu kanun hükümlerine göre Vergi Usul Kanunu uyarınca kanuni defterlerine taşınmazlar dışındaki varlıklarını, banka ve aracı kurumlardaki hesaplara yatırmak suretiyle kaydederek, pasifte özel fon hesabı açacaklar. Bu fon hesabı, sermayenin parçası sayılacak ve beyan tarihinden itibaren 6 ay içinde sermayeye eklenecek. Serbest meslek kazanç defteri ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükellefler, söz konusu kıymetleri defterlerinde ayrıca gösterecekler. Bu varlıklar dönem kazancının tespitinde dikkate alınmayacak.

Defter tutma yükümlülüğü bulunmayan gelir vergisi mükellefleri, taşınmazlar dışındaki varlıklarına ait tutarları, banka ve aracı kurumlardaki hesaplara yatırabilecek. Bunlar için diğer şartlar aranmayacak.

-GERİYE DÖNÜK İNCELEME YAPILMAYACAK-

Vergi dairelerine yurt dışından getirilen ekonomik varlıkların değeri üzerinden yüzde 2, yurt içinde beyan edilen varlıkların değerlerinin yüzde 5 oranında vergi kesilecek. Bu vergi, kesintinin yapıldığı ayın sonuna kadar ödenecek. Vergi, hiçbir şekilde gider yazılamayacak ve başka bir vergiden mahsup edilemeyecek.

Banka ve aracı kurumlar, kendilerine bildirilen varlıklara ilişkin yüzde 2 oranında hesapladıkları vergiyi, bildirimi izleyen ayın 15. günü akşamına kadar bağlı bulunduğu vergi dairesine beyan edecek ve aynı sürede ödeyecekler.

Yurt dışından veya yurt içinden beyan edilen varlıklar nedeniyle 1 Ocak 2008'den önceki dönemlere ilişkin vergi incelemesi ve vergi kesintisi yapılmayacak. Ancak, diğer nedenlerle, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra başlayan 1 Ocak 2008 tarihinden önceki dönemlere ilişkin vergi incelemeleri sonucu, gelir, kurumlar ve katma değer vergisi yönünden tespit edilen matrah farkından, bu kanun kapsamında beyan edilen tutarlar mahsup edilerek tarhiyat yapılacak.

Gümrük, kaçakçılıkla mücadele, vergi usul kanunlarındaki suçlar yönünden hapis cezasını gerektiren bazı fiillerle ilgili soruşturma ve kovuşturmalar devam edecek. Beyan edilen varlıklarla ilgili, Vergi Usul Kanununun amortismanlara ilişkin hükümleri uygulanmayacak. Bu varlıkların elden çıkarılmasından doğan zararlar, gelir veya kurumlar vergisi uygulaması bakımından gider veya indirim olarak kabul edilmeyecek.

Yurt dışından bildirim veya beyan yapıldığı tarihten itibaren 1 ay içinde Türkiye'ye getirilmeyen, Türkiye'deki banka ya da aracı kurumlarda açılacak bir hesaba transfer edilmeyen para, döviz, altın, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları dolayısıyla veya beyanda bulunulduğu halde bilanço esasına göre defter tutmayan mükelleflere, varlıklara ilişkin tutarların banka ve aracı kurumlara yatırılmaması, bilanço esasına göre defter tutan mükelleflere ise süresi içinde sermaye artırımında bulunulmaması halinde, vergi incelemesi ve vergi kesintisi uygulanacak. Bunun yanı sıra söz konusu varlıklar için inceleme, soruşturma ve kovuşturma yapılabilecek, idari para cezası kesilebilecek.

Yurt içinde beyanda bulunulduğu halde, sermaye artırımında bulunulmazsa bu varlıklar için vergi incelemesi ve vergi kesintisi uygulanacak. İlgili kurum ve kuruluşlar, gerçek ve tüzel kişiler, yapılacak işlemlere ilişkin taleplerini yerine getirmek zorunda olacaklar. Kanun uyarınca verilmesi gereken beyannamelerin şekil, içerik ve ekleri ile verileceği yeri ve kanunun uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esasları belirlemeye Maliye Bakanlığı yetkili olacak.

-YURT DIŞI KAZANÇ İSTİSNASI-

Tam mükellefiyete tabi gerçek kişiler ile kurumların 30 Nisan 2009 tarihine kadar elde ettikleri kazançları da dahil; kanuni ve iş merkezi Türkiye'de bulunmayan kurumların iştirak hisselerinin satışından doğan kazançları, merkezi Türkiye'de bulunmayan kurumlardan elde ettikleri iştirak kazançları, yurt dışında bulunan iş yeri veya daimi temsilcisi aracılığıyla elde ettikleri ticari kazançları; bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 31 Mayıs 2009'a kadar Türkiye'ye transfer edilmiş olması kaydıyla, gelir ve kurumlar vergisinden müstesna tutulacak.

Tam mükellefiyete tabi gerçek kişiler ile kurumların kanuni ve iş merkezi Türkiye'de bulunmayan kurumların tasfiyesinden doğan kazançları, 31 Ekim 2009 tarihine kadar Türkiye'ye transfer edilmiş olması kaydıyla gelir ve kurumlar vergisinden müstesna olacaklar.

-BAKANLAR KURULUNA MEVDUAT GARANTİSİ-

Bankacılık Kanunun 63. maddesinin 3. fıkrasında sigortaya tabi olacak tasarruf mevduatının ve gerçek kişilere ait katılım fonlarının kapsamını ve tutarını belirlemeye ilişkin TMSF'ye verilen yetkiler, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 2 yıl süreyle doğrudan Bakanlar Kurulu tarafından kullanılacak.

Bakanlar Kurulu, bu süre içerisinde tasarruf mevduatının ve gerçek kişilere ait katılım fonunun yanı sıra, sigortaya tabi olacak diğer mevduatın ve katılım fonlarının kapsamını ve/veya tutarını ve sigorta kapsamı dışında tutulacak mevduat ve katılım fonlarının niteliğini belirlemeye de yetkili olacak.

Bakanlar Kurulu tarafından sigortaya tabi tutulan mevduat ve katılım fonları, TMSF tarafından sigorta edilecek. Kredi kuruluşları, nezdinde bulunan katılım fonlarının sigortaya tabi kısmı üzerinden sigorta ettirecek ve bunun üzerinden prim ödeyecek. TMSF, Bakanlar Kurulu tarafından belirlenecek kapsam ve tutar, mevduat ve katılım fonu için ödemelerin sigorta primleri oranını tarif etmek, şeklini ve diğer usullerini Bankalar Kanunundaki usul ve esaslara tabi olmaksızın BDDK'nın görüşünü alarak belirleyecek.

.
.

İnternetten gönderilme mecburiyeti bulunan beyannamelerin zamanında gönderilmemesi dolayısıyla mükerrer 355.maddeye göre kesilen özel usulsüzlük cezası; Zonguldak Vergi Mahkemesinin verdiği ve sayın Mustafa Gülşen'in sitesinde yayınlanan Mahkeme kararı ile uygulanan bu cezanın yersizliğinden bahsedilerek kaldırılmış bulunmaktadır.

Tüm meslek camiasına hayırlı uğurlu olsun. Umarım mahkemeye verilmesi sonucunda zaten kaldırılan bu ceza, bu işlerin yoğunluğunda bir de bununla uğraşmaya mahal vermeyecek şekilde yeniden düzenlenir.

>>>>Karar 1.Sayfası İçin<<<< Tıklayınız...

>>>>Karar 2.Sayfası İçin<<<< Tıklayınız...


Bilindiği üzere, bankalar ve kredi kartı okuma makinesi (Pos makinesi ve imprinter cıhazı) veren diğer kurumlar, vergi kimlik numarası bazında verdikleri cihazların üye işyerlerini ve bu işyerlerinin aylık kredi kartı ile yaptıkları satışları (sanal pos, kredi kartı, banka kartı-debit ve imprinter cihazı ile yapılan) günlük satış tutarları bazında aylık dönemler halinde ilgili dönemi takip eden ayın en geç üçüncü iş günü saat 24:00’e kadar başkanlığımıza göndermektedirler. Tüm bankalardan alınan bu bilgiler iki gün içerisinde Başkanlığımız sistemine yüklenmektedir.

Bankalardan alınan bu bilgilere göre, bankaların kredi kartı ile satış cihazı verdiği üye işyerlerinin, bu cihazları kullanarak yaptıkları satış tutarları ile mükelleflerin beyanları karşılaştırılarak bilgiler arasında uyumsuzluk tespit edilen mükellefler hakkında denetimler yapılmaktadır. Başkanlığımızca, söz konusu denetimlerin bundan böyle aylık dönemler halinde daha sık yapılması planlanmaktadır.

Mükelleflerin, kredi kartı ile yaptıkları satışlar ile bunlara ilişkin olarak düzenledikleri satış belgeleri arasında dönem kaymaları ve tutar uyumsuzluklarının oluşmasını engellemek ve oluşabilecek sıkıntıların önüne geçmek amacıyla, Ağustos 2008 döneminden başlamak üzere; KDV beyannamelerini doldururken kredi kartı satış (POS) cihazları ile gerçekleştirdikleri ilgili döneme ait gün sonu işlemleri yapılmış satışlarını, aylık olarak banka ve üye işyeri bazında www.gelirler.gov.tr sitemizdeki İnternet Vergi Dairesindeki Pos Bilgileri menüsünden sorgulamalarına imkan sağlanmıştır.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Gelir İdaresi Başkanlığı
03.09.2008


Gittiğim her yerde yeni işyeri açacak kişilerin, "Şirket kurup Kurumlar Vergisi mükellefi mi yoksa Gelir Vergisi mükellefi mi olayım, hangisi daha avantajlı?" sorularıyla karşılaşıyorum.

Önceki yıllarda, hayat standardı esası geçerli olduğu için kolaylıkla Kurumlar Vergisi mükellefi olunmasını tavsiye ediyorduk. Çünkü hayat standardı esasına göre Gelir Vergisi mükellefleri ticari faaliyetten zarar etseler dahi belirli tarifeler üzerinden vergi ödemek durumundaydılar. Hatta araba sahibi olma, yurtdışına çıkma gibi durumlarda bu tarife daha da yükseliyordu. Şimdi ise hayat standardı uygulanmıyor. Vergi mevzuatı haksızlığa mahal vermemek maksadıyla birbirine paralel düzenlemelere sahip. Bu yüzden ikilem içerisinde kalanlara tavsiyem kendi şartlarına göre değerlendirme yapıp, kararlarını öyle vermeleri yönünde olacak.

Bilindiği üzere Kurumlar Vergisi Kanunu yenilenirken oran yüzde 20'ye indirildi. Sabit olan bu oran, matrah ne olursa olsun aynı miktarda uygulanacak. Bu vergi oranı indirimine paralel olarak Gelir Vergisi oranları da aşağı çekildi ve yüzde 15'ten başlayarak kademeli şekilde artan oranlı bir tarife uygulanması yönüne gidildi. (Oranlar için tıklayınız) Nihayet matrahın 44 bin 700 yeni lirayı da aşması halinde bu tutarı aşan kısma, yüzde 35 oranında vergi hesaplanacak. Bu rakam ve oranlar topluca değerlendirildiğinde vergi oranları açısından Kurumlar Vergisi avantajlı hale gelmektedir.

Tabii bu değerlendirmeyi yaparken sadece beyan edilen matrahı değil, geçirilmesi muhtemel bir incelemede çıkacak ilave gelir farkını da düşünmek gerekiyor. Gelir Vergisi mükellefi incelenmeye alındığında bulunacak ilave gelir (matrah) farkları dilim atlanmaya sebep olabilir. Bu da yüzde 35 oranda bir nispetle vergilenme sonucunu doğurabilir. Oysa şirketlerde böyle bir durum söz konusu değil. İlave ne kadar gelir farkı beyana eklenirse eklensin yine yüzde 20 üzerinden vergi hesaplanır. Sözgelimi 43 bin yeni lira gelir beyan eden bir şahsın gelir beyanına inceleme sonucunda ek gelir ilave edilince ödeyeceği vergi artacak. İlave vergiye tekabül eden aynı rakam, şirketler için ise sınırlı kalacaktır.

Diğer yandan; Kurumlar Vergisi de gerçek kişilerin gelirlerinin bir ön vergilenmesi olarak değerlendirilebilir. Çünkü şirketler elde ettikleri kazancı ortaklarına dağıtmaları halinde yüzde 15 oranında vergi kesintisi yapmak zorundalar. Bu durumda şirketlerden kâr payı olarak gelir elde edenlerin ödeyeceği vergi yükü yüzde 30'ları geçiyor. Ama şu da var ki Türkiye'de şirketler yıllarca kâr dağıtımı yapmıyor; dolayısıyla kesinti yoluyla ek bir vergi yükü ile karşı karşıya kalıyorlar. Başka bir ifadeyle sadece Kurumlar Vergisi ödemekle iktifa ediyorlar.

Ahmet YAVUZ


T.C.
İSTANBUL VALİLİĞİ
Defterdarlık Vasıtasız Vergiler Gelir Müdürlüğü



Sayı : B.07.4.DEF.0.34.11/GVK-94/5-11280
Konu : Babaya ait işyerine tevkifat ve emsal kira bedeli
uygulanıp uygulanmayacağı hk.


İlgi : ……./02/2005 tarih ………..sayılı dilekçeniz.

İlgide kayıtlı dilekçenizde, ……….. Vergi Dairesi’nin ………….. vergi kimlik numaralı mükellefi olduğunuzu, işyerinizin mülkiyetinin babanıza ait olduğunu ve ……./01/2005 tarihinden itibaren babanızın kira alacağından feragat ettiğini belirterek, bu durumda yapmanız gerekenlerle ilgili olarak görüşümüzü talep etmektesiniz.

193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun “Emsal Kira Bedeli Esası”nın düzenlendiği 73. maddesinin 1. fıkrasında “Kiraya verilin mal ve hakların kira bedelleri emsal kira bedelinden düşük olamaz. Bedelsiz olarak başkalarının intifaına bırakılan mal ve hakların kira bedeli, bu mal ve hakların kirası sayılır. Bina ve arazide emsal kira bedeli yetkili özel mercilere veya mahkemelerce takdir veya tespit edilmiş kirası, bu surette takdir veya tespit edilmiş kira mevcut değilse, Vergi Usul Kanununun servetlerin değerlendirilmesi hakkındaki hükümlerine göre belli edilen değerlerinin % 10”unun esas alınacağı hükme bağlanmış olup, 2. fıkrasında da “Aşağıda yazılı hallerde emsal kira bedeli esası uygulanmaz.

....

2- Binaların mal sahiplerinin usul, füru, veya kardeşlerinin ikametine tahsis edilmesi (Usul, füru ve kardeşlerden her birinin ikametine birden fazla konut tahsis edilmiş ise bu konutların yalnız birisi hakkında emsal kira bedeli hesaplanmaz.)

Aynı Kanunun “Vergi Tevkifatı” başlıklı 94.maddesinde; “Kamu idare ve müesseseleri, iktisadi kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadi işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya zirai işletme hesabı esasına göre tespit eden çiftçiler aşağıdaki bentlerde sayılan ödemeleri (avans olarak ödenenler dahil) nakden veya hesaben yaptıkları sırada istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben tevkifat yapmaya mecburdurlar” denilmek suretiyle, tevkifat yapacaklar sayılmış olup, hangi hallerde ve hangi oranda tevkifat yapılacağı bentler halinde sıralanmış olup, 5/a bendinde, “70. maddede yazılı mal ve hakların kiralanması karşılığı yapılan ödemelerden” tevkifat yapılacağı hükme bağlanmıştır.

Buna göre, mülkiyeti babanıza ait olan işyeri için nakden veya hesaben kira ödemesinde bulunmamanız halinde tevkifat yapılmayacak, dolayısıyla muhtasar beyanname verilmesine gerek bulunmayacaktır. Ancak söz konusu işyeri için emsal kira bedelinin belirlenerek babanız tarafından gayrimenkul sermaye iradı olarak yıllık gelir vergisi beyannamesi ile genel hükümlere göre beyan edilerek vergilendirilmesi gerekmektedir.

Bilgi edinilmesini rica ederim.


5. GEÇİCİ VERGİ BAKIMINDAN DURUM:

Bilindiği gibi, geçici vergi matrahının tespiti sırasında aynen yıl sonundaki esaslara göre kazancın tespit edilmesi temel prensiptir. Bu nedenle, geçici vergi dönem sonları itibariyle vadesi geçtiği halde ödenmemiş SSK primlerinin geçici vergi matrahının tespit sırasında da KKEG olarak dikkate alınması gerektiği söylenebilir.

Bize göre bu anlayış hatalıdır. Çünkü SSK primlerinin ödenmedikçe gider yazılamayacağı, yıllık gelir veya kurumlar vergisi bakımından getirilmiş ve sadece bu açıdan geçerli olması gereken bir düzenlemedir. Bunun sınırlarını geçici vergiyi de kavrayacak şekilde genişletmek kanaatimizce mümkün değildir. Aksi takdirde, anlamsız sonuçlar çıkabilir. Sözgelimi, SSK primlerinin sırf ödenmediği gerekçesi ile KKEG olarak dikkate alındığını ve bu nedenle geçici vergi ödenmek zorunda kalındığını düşünelim. Bu primler yıl bitmeden ödendiği takdirde, yıllık gelir veya kurumlar vergisi bakımından gider olarak dikkate alınacağına göre, geçici verginin gereksiz yere ödenmiş olduğu ve geçici verginin getiriliş amacına aykırı bir sonuç ortaya çıktığı açıktır. Bu nedenle, son geçici vergi dönemi hariç önceki geçici vergi dönemlerinde, primlerin sonradan ödenebileceği gerekçesiyle, bu uygulamanın yapılmaması (yani ödenmemiş primlerin KKEG olarak dikkate alınmaması) gerektiğini düşünüyoruz. Aksi halde, yıllık vergiye mahsup edilmek üzere alınan ve bir anlamda avans niteliği gösteren geçici vergi amacından sapar ve bağımsız vergilemeye dönüşür.

Erdoğan SAĞLAM
Eski Hesap Uzmanı,
YMMDenet YMM A.Ş.

Not: Bu yazıda sadece geçici vergi dönemlerinde yapılması gereken uygulama üzerinde durulmuştur. Konu hakkında genel bir bilgi edinebilmek ve yazının tamamı için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız...


Ticari hayatta çoğu zaman mal sevkiyatı sevk irsaliyesi ile yapılmakta ve sevkiyata ilişkin fatura işletmeye daha sonra kargo ya da posta ile gönderilmektedir.

Özellikle ay sonlarında yapılan mal ticaretindeki faturaların düzenlenmesi ve alıcı firmaya ulaşması, ilgili ay KDV. Beyannamesinin verileceği tarihten sonraki bir güne rastlamakta, muhatap işletme yetkilileri arasında faturanın kayıtlara alınıp alınamayacağı yönünde tereddütler yaşanmakta ve bu tereddütler da iş hayatında verimliliği olumsuz yönde etkilemekte ve hatta idare ile firma arasında vergi ihtilaflarına neden olmaktadır.

İşletmecileri ve muhasebe mesleğini icra edenleri yakından ilgilendiren faturanın işletmeye geç gelmesi ve KDV indirimi makalemizin konusunu oluşturacaktır.

a. Vergi Usul Kanunu hükümleri

213 Sayılı Vergi Usul Kanunu'muzun 219'uncu maddesi "Muameleler defterlere zamanında kaydedilir. Şöyle ki:

a) Muamelelerin işin hacmine ve icabına uygun olarak muhasebenin intizam ve vuzuhunu bozmayacak bir zaman zarfında kaydedilmesi şarttır. Bu gibi kayıtların on günden fazla geciktirilmesi caiz değildir.

b) Kayıtlarını devamlı olarak muhasebe fişleri, primanota ve bordro gibi yetkili amirlerin imza ve parafını taşıyan mazbut vesikalara dayanarak yürüten müesseselerde, muamelelerin bunlara işlenmesi, deftere işlenmesi hükmündedir. Ancak bu kayıtlar, muamelelerin esas defterlere 45 günden daha geç intikal ettirilmesine cevaz vermez.

c) Günlük kasa, günlük perakende satış ve hasılat defterleri ile serbest meslek kazanç defterine muameleler günü gününe kaydedilir" hükmüne amirdir.

Bu madde hükmünden de anlaşılacağı üzere işlemlerin defterlere zamanında kayıt edilmesi gerekmekte olup (a) bendi gereğince işlemlerin iş hacmindeki yoğunluğa bağlı olarak 10 günlük bir gecikmeyle kayıt edilmesine müsaade edilmiştir. Yine aynı maddenin (b) bendinde ise kayıtlara ait muhasebe fişlerinin yetkili amirlerin imza ya da parafının bulunması durumunda bu fiş ve benzeri vesikaların deftere işlenmesine eşdeğer olacağı ifade edilmiştir.

Kayıt nizamı hükümlerine uyulmaması halinde VUK 352'nci maddesinin (I) bendinin 6 fıkrası gereği 1'inci derece usulsüzlük cezası kesileceği de hüküm altına alınmıştır.

Buradan anlaşılması gereken şudur:

a) Kanun 10 günlük gecikmeye ve bu kayıtların 45 gün içinde de yasal defterlere işlenmesine izin vermiştir.

b) Ancak kayıtların 10 günlük gecikme dışında da kayıt altına alınması mümkündür. Bu durumda ise kanuna aykırı hareket etmekten dolayı 1'nci derece özel usulsüzlük cezası tatbik edilecektir.

b. Katma Değer Vergisi Kanunu hükümleri

İşletmelerde faturanın geç gelmesine bağlı olarak indirim konusu yapılan KDV. özellikle ilk yıllarda sürekli sancılı olmuştur. Nitekim idare ile mükellefler arasında yaşanan uyuşmazlıklar ve davalar neticesinde kanun koyucu 29'ncu maddeye 3'üncü fıkrayı ilave ederek "İndirim hakkı vergiyi doğuran olayın vuku bulduğu takvim yılı aşılmamak şartıyla, ilgili vesikaların kanuni defterlere kaydedildiği vergilendirme döneminde kullanılabilir" hükmünü eklemek suretiyle uygulamada rahat hareket edilmesine olanak sağlamıştır.

18 Temmuz 1986 tarih ve 19168 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan 23 Seri No.lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliği'nin H bendinin 3'üncü fıkrasında "...mükelleflerin alış ve giderlerine ilişkin vesikaların kendi iradeleri dışındaki sebeplerle işletmeye kayıt süresi geçtikten sonra intikal etmesi halinde, ispat ve tevsik edilmek şartıyla olayın mücbir sebep olarak kabul edilmesi ve vesikaların kayıt süresinden sonra kayda alınması mümkündür. Mükellefler bu suretle belgeleri kanuni sürenin geçmesinden sonra defter kayıtlarına almaları halinde de fatura ve benzeri vesikalarda ayrıca gösterilen katma değer vergisi bu belgelerin kanuni defterlere kayıt edildiği vergilendirme döneminde indirim konusu yapılabilecektir..." denmiş ve hemen arkasından da konunun daha iyi anlaşılması bakımından "...28 Ağustos 1986 tarihli faturanın 16 Ekim 1986 tarihinde deftere kayıt edilmesi halinde Ekim 1986, 4 Kasım 1986 tarihinde deftere kayıt edilmesi halinde de Kasım 1986 vergilendirme dönemlerinde indirim konusu yapılabilecektir..." şeklinde örnek verilmiştir.

Nitekim idare ile mükellefler arasında yaşanan uyuşmazlıklar dava konusu haline gelmiştir. Faturanın geç işlenmesine bağlı olarak yapılan KDV. İndirimi konusu özellikle Danıştay'ın 7'nci ve 9'uncu dairelerinde çözümlenmiştir. Nitekim;

Danıştay 7'nci Dairesi 17.01.91 karar tarihli, 4021 esas ve 130 no.lu kararında;

"...şirketin kayıtlarında işlenmiş bulunan belgelerin sadece defterlere geç yazılması mükelleflere kanunen tanınan bu hakların ortadan kaldırılmasına neden olmayacağına..."

27.01.93 karar tarihli, 4413 esas ve 200 no.lu kararında;

"...vergi indirimi mükellefiyete bağlı bir görev ve hak olduğundan, sadece belgelerin bütün defterlere aynı takvim yılı içinde geç yazılması, mükelleflere kanunen tanınan bu hakkın ortadan kaldırılmasına neden olmayacağına..." hükmetmiştir.

KDV Kanunu'nun 29 maddesinin 3'üncü fıkrasından, bu fıkraya bağlı 23 seri no.lu KDV Genel Tebliği'nden ve Danıştay kararlarından da açıkça anlaşılacağı gibi; faturanın işletmeye ve/veya muhasebeye geç gelmesi, faturadaki tarihe ait beyannamenin verilmiş olmasından sonra gelmesi hali söz konusu faturanın kayıtlara alınmasına engel değildir. Buradaki önemli kıstas, fatura hangi tarihte gelirse gelsin, takvim yılı aşılmadan önce kayıtlara alınması gerektiğidir.

c. Faturadaki KDV indiriminin imkansız hale gelmesi

Özellikle aralık dönemine ilişkin KDV beyannamesinin verilmesinden sonra işletmeye gelen ya da kayıtlara alınması geciken faturadaki KDV'nin indirim konusu yapılması mümkün değildir. İndirim konusu yapılamayan KDV'nin gider yazılmak suretiyle gelir ve kurumlar vergisi matrahından indirimi de söz konusu değildir. (KDVK. Md. 58)

Böyle bir durumda, faturadaki matrahın ilgili hesaplara ve KDV tutarının da kanunen kabul edilmeyen gider olarak kayıtlara işlenmesi uygun olacaktır.

d. Değerlendirme ve sonuç

Muhasebenin temel kavramlarının 4'üncüsü olan dönemsellik kavramı her dönemin faaliyet sonuçlarının diğer dönemlerden bağımsız olarak saptanmasını esas kabul ederken aynı zamanda da hasılat, gelir ve kârların aynı döneme ait maliyet, gider ve zararlarla karşılaştırılması ilkesini benimsemiştir.

İşletmelerin satılan mal ve hizmet maliyetinin kayıtlara zamanında intikal ettirmesi geçici vergi matrahının ve bu matraha bağlı olarak oluşacak dönemsel kâr veya zararın doğru beyan edilmesi açısından da oldukça önemlidir.

Ancak faturanın ait olduğu aydan sonra ya da faturanın ilgili olduğu dönem KDV beyanının tahakkuk ettirilmesinden sonra işletmeye ulaşması halinde KDV Kanunu gereğince ilgili faturanın işletmeye geldiği tarihte söz konusu tebliğ uyarınca mücbir sebep sayılarak kaydı yapılacaktır.

Bu durumda, inceleme ya da ihtilaf halinde; VUK 352'nci maddesi gereğince usulsüzlük cezasına muhatap olunacağı da akıllardan çıkarılmamalıdır.

Tebliğde de açıkça ifade edildiği üzere aralık dönemine ait KDV beyannamesi tahakkuk ettikten sonra işletmeye gelen fatura ve benzeri evrakların kayıtlara alınması kural olarak mümkün olmamakla birlikte indirim konusu meblağın yüksek tutarlarda olması halinde ilgili döneme ait beyannamenin yeniden düzenlenerek (meslek camiamızda düzeltme beyanı olarak adlandırılmakta olan beyanname) vergi dairesi tarafından tahakkuk ettirilmesi uygun olabilir. Böyle bir durumda ilgili dönem kayıtlarının; idare tarafından incelemeye alınacağı da unutulmamalıdır.


Ümit Günışıldar
Serbest Muhasebeci Mali Müşavir
28.02.2007


Maliye son dönemlerde kira gelirlerini sıkı şekilde takip altına aldı. Geçtiğimiz yıllara kadar ücretlilerin vergi iadelerinde kullandıkları kira kontratlarından kira gelirleri tespit ediliyordu.

Vergi iadeleri kaldırılıp yerine asgari geçim indirimi getirilince, daha önce kira geliri beyan edenlerin tekrar beyan verip vermediği kontrol edilmeye başlandı. Ancak bütün bunlar kira gelirlerinin takip edilmesini ve beyan edilmesini sağlamaya yetmiyordu. Bakanlık geçtiğimiz günlerde çıkardığı tebliğ ile kira gelirlerinin takibini daha etkili bir şekilde yapmanın yolunu açtı.

Buna göre kasım ayından itibaren aylık 500 YTL ve üzeri olan her bir mesken kirası ile tüm işyeri kiraları; bankalar, finans kurumları veya PTT şubeleri vasıtasıyla ödenmek zorunda. Bu tür ödeme ve tahsilâtlar, söz konusu kurumlar tarafından düzenlenen hesap belgesi veya hesap bildirim cetvelleri ile belgelenecek. Ödeme ve tahsilâtın bankaların internet şubeleri üzerinden yapılması da aynı kapsamda değerlendirilecek. Özellikle mesken kiraları için getirilen 500 YTL'lik limit her bir mesken için ayrı ayrı aranacak. Örneğin 3 dairesini aylık 400'er YTL'den kiraya veren kişiler kira tahsilâtlarını banka veya finans kurumları aracılığıyla yapmak zorunda değiller. Bu kira gelirlerini elden almaya devam edebilecekler.

Getirilen bu mecburiyetlere uymayanlar özel usulsüzlük cezası ile karşı karşıya kalacak. Buna göre meskenlerde, her bir mesken için aylık 500 YTL ve üzerinde kira geliri elde edenler, işyerlerinde ise herhangi bir tutarla sınırlı olmaksızın işyerini kiraya verenler ile kiracılar kiraya ilişkin tahsilât ve ödemelerini, banka veya PTT Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen belgelerle yapmazlarsa farklı miktarlarda cezalarla karşılaşabilirler.

Tebliğe göre getirilen mecburiyete riayet etmeyen;

Birinci sınıf tüccarlar ile serbest meslek erbabına 1.490 YTL'den,

İkinci sınıf tüccarlar, defter tutan çiftçiler ile kazancı basit usulde tespit edilenlere 680 YTL'den,

Bunlar dışında kalanlara 320 YTL'den

Az olmamak üzere her bir işlem için bu işleme konu tutarın yüzde 5'i tutarında özel usulsüzlük cezası kesilecek. Yani ödenen kira tutarının yüzde 5'i ile yukarıdaki tutarlar kıyaslanacak, fazla olan tutar ceza olarak uygulanacak.

Örneğin, emekli Zeki Bey'in Kasım 2008'e ilişkin 450 YTL'lik işyeri kira gelirinin 200 YTL'sini banka aracılığıyla, kalan 250 YTL'yi de elden aldığını ve kiracısının da hekim olduğunu kabul edelim. Ayrıca Zeki Bey'in 650 YTL ev kira gelirini de elden tahsil ettiğini farz edelim. Zeki Bey hem işyerinden hem de ev kira gelirlerinden ayrı ayrı 320 YTL ceza ödeyecek. Çünkü bankalar aracılığıyla yapılmayan ödemelerin her ikisinin de yüzde 5'i 320 YTL'nin altında. Doktor ise 1.490 YTL ceza ödeyecek.

Gayrimenkul sermaye gelirlerinin toplam bütçe gelirleri içerisindeki payı dikkate alındığında oldukça düşük yer tutan kira gelirleri için bu tür mecburiyetler getirilmesi ilk bakışta garipsenebilir. Hâlbuki bu uygulamanın yerleştirilmesi ve zamanla geliştirilmesi ülke yararına. Çünkü ülke sathında elde edilen tüm gelirlerin kavranması ve buna göre vergilendirme politikalarına yön verilmesi gerekiyor. Vergi adaleti açısından da bu böyledir. Adil bir vergilendirme için tüm vatandaşların gelirleri eşit şekilde vergilendirilmelidir. Bazı gelirlerin sırf tespit edilememe yüzünden vergi dışı bırakılması kabul edilemez. Öte yandan çalışanların ücret ödemeleri banka ve finans kuruluşlardan yapılıyor. Doktor ve dişçilere özel POS makinesi kullanma zorunluluğu getiriliyor. 8 bin YTL'yi aşan fatura ödemelerinin bankalardan yapılması yasal zorunluluk. Bunlarla beraber son düzenleme ele alındığında piyasada dolaşan paraların ve elde edilen gelirlerin banka ve finans kuruluşları vasıtasıyla kayıt altına alınmak istendiği ve bunun bir nebze de olsa sağlandığı görülüyor.

Ahmet Yavuz
Zaman / 04.08.2008

KREDİ KARTI SATIŞ (POS) CİHAZI İLE YAPILAN SATIŞLAR VE KDV BEYANNAMESİNİN 45 NO’LU “KREDİ KARTI İLE TAHSİL EDİLEN TESLİM VE HİZMET BEDELLERİN KDV DAHİL KARŞILIĞINI TEŞKİL EDEN BEDEL” SATIRINA İLİŞKİN AÇIKLAMA



Bilindiği üzere, bankalar ve kredi kartı okuma makinesi (Pos makinesi ve imprinter cihazı) veren diğer kurumlar, vergi kimlik numarası bazında verdikleri cihazların üye işyerlerini ve bu işyerlerinin aylık kredi kartı ile yaptıkları satışları (sanal pos, kredi kartı, banka kartı-debit ve imprinter cihazı ile yapılan) günlük satış tutarları bazında aylık dönemler halinde ilgili dönemi takip eden ay Başkanlığımıza göndermektedirler.

Bankalardan alınan bu bilgilere göre, bankaların kredi kartı ile satış cihazı verdiği üye işyerlerinin, bu cihazları kullanarak yaptıkları satış tutarları ile mükelleflerin beyanları karşılaştırılarak bilgiler arasında uyumsuzluk tespit edilen mükellefler hakkında denetimler yapılmaktadır. Başkanlığımızca, söz konusu denetimlerin bundan böyle aylık dönemler halinde daha sık yapılması planlanmaktadır.

Yapılan vergi incelemelerinde mükelleflerin kredi kartı ile satış işlemi olduğu halde, ilgili dönemlerde verilen KDV beyannamelerinde yer alan 45 numaralı “kredi kartı ile tahsil edilen teslim ve hizmetlerin KDV dahil karşılığını teşkil eden bedel” alanının boş bırakılarak ihmal edildiği, ilgili hâsılatın sadece matrah bildirimi tablosunda yer alan “teslim ve hizmet bedeli”ne dâhil edildiği görülmektedir. Söz konusu alanın bu şekilde doldurulmaması neticesinde kredi kartı satış hasılatı ile 45 numaralı satır arasında yapılan karşılaştırmalarda uyumsuzluklar ortaya çıkmakta, bu konu ile ilgili olarak yapılan incelemeler Başkanlığımız vergi inceleme birimleri üzerinde verimsiz iş yükü meydana getirmekte ve mükelleflerimizin beyannamelerini eksik doldurmalarından kaynaklanan vergi cezaları ile karşı karşıya kalmalarına neden olmaktadır.

Öte yandan yapılan incelemelerde, bazı mükelleflerce kredi kartlarının zaman zaman mal ve hizmet alışverişi dışındaki amaçlar için kullanıldığının ifade edildiği görülmüştür. Bankaların müşterileri ile aralarında yaptıkları sözleşme ile yalnızca mal ve hizmet alışverişi yapılması maksadıyla verdikleri POS cihazlarının, bu amaç dışında normal ve mutad olmayan başka amaçlarla kullanıldığı iddiasının vergi incelemeleri esnasında ispat yükümlülüğünün 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 3 ncü maddesi uyarınca iddia sahibi mükelleflere ait olması ve iddia edilen hususların yasal defter kayıtları üzerinde ispat edilememesi nedeniyle, mükellefler denetimler sonucu doğan vergi ve cezalardan dolayı ekonomik sıkıntılara düşmektedirler. Bu şekilde tarh edilen vergi ve kesilen cezalar için vergi mahkemelerine yapılan itirazlar neticesinde Danıştay’ın son yıllardaki kararlarının birçoğunun bu doğrultuda olması ve ispat külfetini mükelleflere yükleyerek aleyhte kararlar vermesi mükelleflerin kayıplarını daha da artırmaktadır.

Diğer taraftan mükelleflerin, kredi kartı ile yaptıkları satışlar ile bunlara ilişkin olarak düzenledikleri satış belgeleri arasında dönem kaymaları ve tutar uyumsuzluklarının oluşmasını engellemek için mutlaka POS cihazlarından gün sonlarında aksatmadan gün sonu işlem raporunu almaları gerekmektedir. Aksi durumda bankalardan aylık dönemler itibariyle işlem tarihi bazında alınan POS satış hasılatı bilgileri ile KDV beyannamesinde yer alan satış hasılatı bilgileri arasında yapılan kontrollerde uyumsuzluklar ortaya çıkmakta ve bu durum gelir idaresi ile mükellefler arasında ihtilaflara sebep olmaktadır.

Bu nedenlerle mükelleflerce kredi kartı ile satış (POS) cihazlarının amacına uygun biçimde kullanılması, bu cihazlarla ilgili olarak gün sonu işlemlerinin geciktirmeden yapılması ve serbest muhasebeci ve mali müşavirlerce KDV beyannamelerinin 45 numaralı “kredi kartı ile tahsil edilen teslim ve hizmetlerin KDV dahil karşılığını teşkil eden bedel” satırının aylık POS hasılatları dikkate alınarak doldurulmasına dikkat ve özen gösterilmesi gerek mükellefler ve serbest muhasebeci mali müşavirler ve gerekse Başkanlığımızın bundan böyle aylık dönemler halinde yapacağı çalışmaları verimli hale getirerek zaman kaybını önleyecek, ayrıca mahkemelerimizin söz konusu incelemelerden kaynaklanan ihtilaflarla ilgili iş yükünü azaltacak ve neticede oluşabilecek sıkıntıların önüne geçecektir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.



GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI

22.07.2008



Ticari hayatın vazgeçilmezlerinden olan iskontoları “satıcının alıcıya bazı koşulların gerçekleşmesi durumunda satış fiyatından yaptığı indirimdir” şeklinde tanımlayabiliriz. İskontoların yapılmasında bir çok amaç vardır bunları; piyasadaki Pazar payını arttırma, satış hacmini arttırma, mal ve hizmetin tanıtılması gibi sıralayabiliriz. Yapılma nedenine göre iskontoları da çok çeşitli sınıflandırabiliriz. Örneğin; mal satış iskontosu, peşinat iskontosu, erken ödeme (kasa) iskontosu, miktar iskontosu, ciro iskontosu vb.

Vergi uygulamalarımıza baktığımızda ise Fatura veya benzeri belgelerde ayrıca gösterilen ve ticari teamüllere uygun miktarlarda olan iskontolar, Katma Değer Vergisi (KDV) matrahına dahil edilmemekte ve vergilendirilmemekte, buna aykırı olarak yapılan iskontolar ise KDV’ye tabi tutulmaktadır. Buradan anlayacağımız üzere iskonto yapabilmek için gereken şartları şu şekilde sıralayabiliriz:

- Fatura veya benzeri vesikalarda ayrıca gösterilmesi,
- Ticari teamüllere uygun olması,

Burada yer alan ticari teamüllere uygun olması gerekir kelimesi ile anlatılmak istenen satış bedeli üzerinden makul bir miktarda olması gerektiğidir. Yani piyasanın genelinde uygulanan ve kabul görmüş bir oranın uygulanmasıdır. Ticari teamüllere uygun olmayan iskontolar aksi takdirde KDV’ nin matrahına dahil olacaktır.

İskontoların KDV’ nin matrahına dahil edilmemesi için mutlak surette mal teslimi ve hizmet ifası işlemine ilişkin düzenlenen fatura ve benzeri belgelerde ayrı olarak gösterilmesi gerekmektedir. Katma Değer Vergisi Kanunu 25. maddesinde bu konu düzenlenmiş ve şöyle denilmiştir;

Madde 25- Aşağıda yazılı unsurlar matraha dahil değildir:

a) Teslim ve hizmet işlemlerinde fatura ve benzeri vesikalarda gösterilen ticari teamüllere uygun miktardaki iskontolar,

b) Hesaplanan Katma Değer Vergisi.

Yani yukarıdaki madde hükmünden anlaşılacağı üzere ticari iskontoların fatura benzeri vesikalarda gösterilmesi gerekmektedir. Örneğin; A şirketi kendisinden çok fazla mal aldığı için B şirketine iskonto uygulamaktadır. En son aldığı partide mal alış tutarı 2.500,00.- YTL olduğunu ve piyasadaki o mal grubu için kabul görmüş iskonto oranının %10 olduğunu varsayalım, bu durumda fatura düzeni şu şekilde olacaktır;


Mal Bedeli : 2.500,00.- YTL

İskonto (%10) : 250,00.- YTL

Matrah : 2.250,00.- YTL

KDV (%18) : 405,00.- YTL şeklinde olacaktır. Aksi takdirde yapılan iskonto kabul edilmeyecektir.


Dönem sonlarında yapılan iskontolar ise belli bir çabanın karşılığı olarak yapıldığı için idare tarafından hizmet teslimi kapsamında değerlendirilmektedir ve Katma Değer Vergisinin konusuna girmektedir. Fakat Danıştay kararlarına baktığımızda bu görüşü bozacak birçok karar mevcuttur.

Sonuç olarak ticari teamüle uygun olmayan ve fatura ve benzeri vesikalarda gösterilmeyen iskontoların matraha dahil edilmesi ve dolayısıyla matrahtan bir azaltıma gidilmemesi gerekmektedir.


AYTAÇ ACARDAĞ
SMMM STAJYERİ


Gelir Vergisi Yasası'nın ikinci kısmında "muaflık ve istisnalar" belirlenmiş olup söz konusu kısmın birinci bölümünde esnaf muaflığından yararlanması öngörülenler "vergiden muaf esnaf" olarak 9'uncu maddede bentler halinde sayılmak suretiyle belirlenmiş bulunmaktadır. Buna göre "Ticaret ve sanat erbabından aşağıda yazılı şekil ve suretle çalışanlar" Gelir Vergisi'nden bağışık tutulmuştur.

* Motorlu nakil vasıtalarla kullanmamak şartıyla gezici olarak veya işyeri açmaksızın perakende ticaret ile iştigal edenler.

Yasal düzenleme gereği giyim eşyalarıyla zati ve süs eşyaları, değeri yüksek olan ev eşyaları ile pazar takibi suretiyle gıda, bakkaliye ve temizlik maddelerini ve sabit işyerlerinin önünde sergi açmak suretiyle o işyerlerinde satışı yapılan aynı neviden malları satanlar esnaf muaflığından yararlandırılmamaktadır.

* Bir işyeri açmaksızın gezici olarak ve doğrudan doğruya müstehlike iş yapan hallaç, kalaycı, lehimci, musluk tamircisi, çilingir, ayakkabı tamircisi, kundura boyacısı, berber, nalbant, fotoğrafçı, odun ve kömür kırıcısı, çamaşır yıkayıcısı ve hamallar gibi küçük sanat erbabı,

* Köylerde gezici olarak her türlü sanat işleri ile uğraşanlarla aynı yerlerde aynı işleri bir işyeri açmak suretiyle yapanların basit usulde vergilendirmenin koşullarını taşımaları halinde,

ancak Gelir Vergisi Yasası'nın 51'inci maddesi uyarınca basit usulde vergilendirmeden yararlandırılması öngörülmeyenler bu bağlamda söz konusu bağışıklıktan da yararlandırılmamaktadır.

* Nehir, göl, denizlerde ve su geçitlerinde toplam 50 rüsum tonilatoya (50 rüsüm tonilato dahil) kadar makinesiz veya motorsuz nakil vasıtaları işletenler; hayvanlar veya bir adet hayvan arabası ile nakliyecilik yapanlar,

Burada yer alan ölçüler birlikte yaşayan eşlerle velayet altındaki çocuklar hakkında veya ortaklık halindeki işletmelerde, bu kimselerin veya ortaklığın işlettiği vasıtalar toplu olarak dikkate alınmaktadır.

* Ziraat işlerinde kullandıkları hayvan, hayvan arabası, motor, traktör gibi vasıtalar veya sandallarla nakliyeciliği mutat hale getirmeksizin ara sıra ücret karşılığında eşya ve insan taşıyan çiftçiler,

* Evlerde kullanılan dikiş, nakış, mutfak robotu, ütü ve benzeri makine ve aletler hariç olmak üzere, muharrik kuvvet kullanmamak ve dışarıdan işçi almamak şartıyla oturdukları evlerde imal ettikleri havlu, örtü, çarşaf, çorap, halı, kilim, dokuma mamulleri, kırpıntı deriden üretilen mamuller, örtü, dantel, her nevi nakış işleri ve turistik eşya, hasır sepet, süpürge, paspas, fırça, yapma çiçek, pul payet, boncuk işleme, tığ örtü işleri, ip ve urganları, tarhana, erişte, mantı gibi ürünleri işyeri açmaksızın satanlar.

Bu ürünlerin pazar takibi suretiyle satılması ile ticari, zirai veya mesleki faaliyetleri dolayısıyla Gelir ve Kurumlar Vergisi mükellefi olanların düzenledikleri hariç olmak üzere; düzenlenen kermes, festival, panayır ile kamu kurum ve kuruluşlarınca geçici olarak belirlenen yerlerde satılması muaflıktan faydalanmaya engel değildir.

* Ticari işletmelere ait atıkları mutat olarak veya belli aralıklarla satın alanlar hariç olmak üzere bir işyeri açmaksızın kendi nam ve hesabına münhasıran kapı kapı dolaşmak suretiyle her türlü hurda maddeyi toplayarak veya satın alarak bu malların ticaretini yapanlara veya tekrar işleyenlere satanlar,

Buna göre; hurda metal, hurda plastik, hurda naylon, atık kâğıt, hurda cam ile atık şişeleri ve benzerlerini geçimini sağlamak üzere bir işyeri açmaksızın kendi nam ve hesaplarına münhasıran kapı kapı dolaşmak suretiyle toplayan veya satın alan kişiler esnaf muaflığından yararlanacaklardır. Söz konusu işlerin devamlı olarak yapılması ya da motorlu araç kullanılarak faaliyette bulunulması muafiyetten yararlanmaya engel teşkil etmemektedir.

Ancak söz konusu mükelleflerden;

- Ticari işletmelere ait atıkları mutat olarak veya belli aralıklarla satın alanlar veya anlaşma yapmak suretiyle toplayıp satan kişiler,

- Gelir ve Kurumlar Vergisi mükelleflerine bağlılık arz edecek şekilde yapanlar, esnaf muaflığından yararlanamayacaktır.

* Yukarıda belirtilen işlere benzerlik gösterdikleri Danıştay'ın muvafık (uygun) mütalaası üzerine, Maliye Bakanlığı'nca kabul ve ilan olunan ticaret ve sanat işleri ile iştigal edenler, esnaf muaflığından yararlanmaktadır.

Ticari, zirai veya mesleki kazancı dolayısıyla gerçek usulde Gelir Vergisi'ne tabi olanlar ile yukarıda sayılan işleri Gelir ve Kurumlar Vergisi mükelleflerine bağlılık arz edecek şekilde yapanlar esnaf muaflığından faydalandırılmamaktadır.

Esnaf muaflığından faydalananlar faaliyetleri ile ilgili olarak satın aldıkları mallara ve giderlerine ilişkin Gelir ve Kurumlar Vergisi mükelleflerinden aldıkları belgeleri saklamak zorundadırlar.

Diğer yandan bir işyeri açmaksızın münhasıran gezici olarak; Milli Piyango bileti satanlar ile "Tüketicinin Korunması Hakkındaki" yasaya göre gerçek ve tüzelkişilerin mallarını iş akdi ile bağlı olmaksızın bunlar adına kapı kapı dolaşmak suretiyle tüketiciye satanlar da yukarıdaki şartlarla sınırlı olmaksızın Gelir Vergisi'nden bağışık tutulmuşlardır.

Veysi Seviğ

Mali tatil, önümüzdeki hafta salı gününden itibaren başlayacak. İlk kez geçen sene uygulanan mali tatil, bazı vergi mükellefiyetlerinin yerine getirilmesi ile ilgili süreleri uzatırken bazı hakların kullanılmasıyla ilgili süreleri de durduruyor.

Buna göre Temmuz ayının 1'i ile 20'si arasındaki süre mali tatil olacak. Bu süre zarfında genel bütçeye giren vergi, resim ve harçların beyannamelerine ait verilme süreleri mali tatilin son gününü izleyen yedinci gün akşamına kadar uzamış olacak. Mali tatil uygulaması sebebiyle verilme süresi uzatılan beyannamelerle ilgili çıkan vergilerin ödeme süresi de uzayan beyanname verme süresinin son gününden itibaren üçüncü günün mesai saati bitimine kadar uzayacak. Ayrıca; mali tatilin sona erdiği günü izleyen 7 gün içinde biten kanuni ve idari süreler de, tatilin son gününü izleyen tarihten itibaren 7. günün mesai saati bitiminde sona erecek. Diğer bir ifadeyle, son günü 21-27 Temmuz tarihleri arasına rastlayan kanuni ve idari süreler, 28 Temmuz'a kadar uzayacak ve bu beyanlardan çıkacak vergiler 31 Temmuz'da ödenebilecek.

Bundan başka şu hak ve mükellefiyetlerin son günü mali tatile rastlıyorsa tatilin bitiminden itibaren 7 gün daha mühlet tanınmış olacak. Bunların birincisi; ikmalen, re'sen veya idarece yapılan tarhiyatta, vadesi mali tatile rastlayan vergi, resim ve harçlar ile vergi cezaları ve gecikme faizlerinin ödeme süresi. İkincisi tarh edilen vergilere ve/veya kesilen cezalara karşı uzlaşma talep etme veya cezada indirim hükümlerinden faydalanmak maksadıyla yapılacak müracaatlara ilişkin süreler.

Üçüncüsü devamlı bilgi verme hükümleri kapsamında verilmesi gereken bilgilerin verilmesine ilişkin süreler. Bunlara ilaveten; Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre, belirli sürelerde yapılması gereken muhasebe kayıt süreleri, dava açma süreleri ve bildirim süreleri, mali tatil süresince işlemeyecek, belirtilen süreler mali tatilin bitiminden itibaren tekrar işlemeye başlayacak. Mesela, VUK hükümlerine göre yevmiye defterine kayıt süresi 10 gün. Buna göre, normalde 25 Haziran'da yapılan bir işlemin 5 Temmuz'a kadar yevmiye defterine kaydolması gerekirken, mali tatil gereği bu süre 25 Temmuz'a uzayacak. Diğer yandan; tatil süresince inceleme maksadıyla defter ve belge talep edilemeyecek, işyerinde vergi incelemesi yapılamayacak, bilgi istenemeyecek ve ihbarname gönderilmeyecek.

Ancak, kanun çıktıktan sonra Gelir İdaresi bu sürede oluşacak vergi kaybının önüne geçmek için tebliğ ile yeni bir düzenleme getirdi. Yeni düzenlemede bazı vergilerin beyan ve ödeme süresi mali tatile rastlasa bile zamanında yerine getirilmesi gerekiyor. Buna göre ÖTV, BSMV, Özel İletişim Vergisi ile Şans Oyunları Vergisi'ne ilişkin olarak verilmesi gereken beyannameler normal süresinde verilecek. Ayrıca, noterler tarafından tahsil edilen Damga Vergisi ve harç bedellerinin ilgili vergi dairesine bildirilmesine ilişkin olarak verilecek beyannameler ile süreksiz yükümlülük şeklinde değerlendirilen ve 492 sayılı Harçlar Kanunu'na göre verilen (1), (2) ve (4) No'lu beyannameler mali tatilde de kanuni sürelerinde verilecek. Bu sınırlamayla mali tatil süresi içerisinde beyan edilmesi gerekip de beyan süresi uzayan vergi, çeklere ait Değerli Kâğıtlar Vergisi ile sınırlı kalmış oldu.

Bu arada, gümrük idareleri, il özel idareleri ve belediyeler tarafından tarh ve/veya tahsil edilen vergi, resim ve harçlar mali tatil kapsamına girmediğinden, bu idarelere verilmesi gereken beyannameler normal süresinde verilecek. Vadesi mali tatilden önceye rastlayan ve vadesinde ödenmemiş borçların 6183 sayılı kanuna göre takip ve tahsiline de mali tatilin herhangi bir etkisi yok.

Görüldüğü gibi muhasebeci ve mali müşavirlerin işlerinde fazla yıprandıkları ve dinlenmeye fırsat bulamadıkları yakınmaları neticesinde çıkarılan kanun, meslek mensuplarından çok vergilerin direkt muhatapları olan mükelleflere avantaj getirmiş durumda. Bu avantaj da ödemelerini temmuz ayı sonuna kadar erteleyebilme imkânıdır. Ancak maliye çalışanlarına ilişkin hiçbir kolaylık yok. Ortaya çıkan fotoğrafa bakınca atılan taşın ürküttüğü kurbağaya değdiğini söylemek zor görünüyor.

Ahmet Yavuz

Vergi kanunlarında yapılan son değişiklikler, transfer fiyatlandırması yoluyla örtülü kazanç dağıtımı uygulamasında kurumlar vergisi mükellefleri için oldukça önemli bir düzenleme öngörüyor.

Mükelleflere adeta rahat bir nefes aldıran düzenleme, transfer fiyatlandırmasında mükelleflere ceza kesilebilmesi için, hazine zararının artık bir şart haline gelmesi. Yani ilişkili kişiyle yapılan alım veya satım işleminde hazine zararı yoksa örtülü kazanç eleştirisi yapılmayacak.

Daha önceki yazılarımızda da sıkça belirtmiştik. Kurumlar, ilişkili kişilerle emsallere uygunluk ilkesine aykırı olarak tespit ettikleri bedel veya fiyat üzerinden mal veya hizmet alım ya da satımında bulunursa, kazanç tamamen veya kısmen transfer fiyatlandırması yoluyla örtülü olarak dağıtılmış sayılıyor. Mesela bir şirket, ortaklarının ortak olduğu başka bir şirkete mal veya hizmet satıyor veya alıyorsa fiyatı emsaline uygun olarak belirlemek zorunda. Yani bir şirket mal veya hizmeti üçüncü şahıslara hangi fiyattan satıyorsa ilişkili olduğu kişi ve şirketlere de o fiyattan satmalı.

Aksi takdirde transfer fiyatlandırması yoluyla örtülü kazanç dağıtımında bulunmuş kabul ediliyor. Bu uygulamada hazine zararının aranıp aranmayacağı hususu ise aslında uzun süredir tartışılan bir husus. Son değişiklik sonucu tam mükellef kurumlar ile yabancı kurumların Türkiye'deki işyeri veya daimi temsilcilerinin aralarında ilişkili kişi kapsamında gerçekleştirdikleri yurt içindeki işlemlerde hazine zararı aranacak. Fakat bu uygulama 2008 yılının başından itibaren geçerli olacak.

Yani 2008 yılından itibaren yapılan işlemlerde hazine zararı aranacak. Peki hazine zararı ne demek? Kanun hazine zararını, emsallere uygunluk ilkesine aykırı olarak tespit edilen fiyat ve bedeller nedeniyle kurum ve ilişkili kişiler adına tahakkuk ettirilmesi gereken her türlü vergi toplamının eksik veya geç tahakkuk ettirilmesi olarak tanımlıyor. Yani hazine zararı, yapılan işlem sonucunda devletin alacağı vergide bir azalma olması durumudur diyebiliriz. Eğer işlem, toplam vergiyi azaltmıyorsa hazine zararı olmayacak.

Böylece emsaline uygun fiyat tespitinde zorlanan fakat vergi kaybına sebebiyet vermek de istemeyen mükellefler, ilişkili kişi ile yapılan işlemde hazine zararı doğmuyorsa, ceza görmekten kurtulmuş olacaklar. Örneğin (A) şirketi kâr ettiği bir yılda emsal fiyatı 100 YTL olan bir malı ortağı olduğu (B) şirketine 120 YTL fiyatla satarsa, (B) şirketi malı 20 YTL yüksek bedelle almış olduğundan örtülü kazanç dağıtmış sayılacak. Fakat (B) şirketi işlemin yapıldığı yıl zarar etmişse bu işlemden hazine zararı doğmayacak ve örtülü kazanç eleştirisi yapılmayacak.

Esasen hazine zararı sadece ilişkili kişiyle yapılan işlemin gerçekleştiği vergilendirme döneminde değil sonraki dönemlerde de aranabilecektir. Yani işlemin yapıldığı yıl hazine zararı doğmamış olsa bile sonraki yıllarda doğmuş olabilir. Bu durumda da hazine zararının varlığının kabul edilmesi gerekecek diye düşünüyoruz. Son olarak bir hatırlatma yapalım.

Hazine zararı sadece tam mükellef kurumlar ile yabancı kurumların Türkiye'deki işyeri veya daimi temsilcilerinin aralarında ilişkili kişi kapsamında gerçekleştirdikleri yurt içindeki işlemlerde aranacak. Dolayısıyla bir kurumun bir gerçek kişi ile yaptığı işlemlerde örtülü kazanç dağıtımı için hazine zararının varlığı aranmayacak. Yani bir şirket ilişkili kişi kapsamındaki gerçek kişiye mal-hizmet satarsa veya ondan mal-hizmet alırsa, bu işlemlerdeki fiyatın, hazine zararı şartı aranmaksızın, emsaline uygun olması gerekecek. Aksi takdirde cezalı tarhiyat yapılacak.


İsmail KÖKBULUT

Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Yasa'nın "Limited şirketlerin amme borçları" başlıklı 35. maddesinde 5766 sayılı yasa ile yapılan değişiklik sonucunda söz konusu madde metni "Limited şirket ortakları, şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amne alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulur" şekline dönüşmüştür. Bu hüküm söz konusu değişikliğin resmi gazetede yayım tarihi olan 06 Haziran 2008'den itibaren geçerli bulunmaktadır.

Ayrıca aynı yasa maddesine eklenen ikinci fıkra uyarınca da "Ortağın şirketteki sermaye payını devretmesi halinde, payı devreden ve devralan şahıslar devir öncesine ait amme alacaklarının ödenmesinden" yukarıdaki hüküm çerçevesinde müteselsilen sorumlu tutulacaktır.

Bu bağlamda söz konusu yasaya eklenen üçüncü fıkraya göre de "Amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda kanuni temsilci veya teşekkülü idare edenlerin farklı şahıslar olmaları halinde bu şahıslar, amme alacağının ödenmesinden" müteselsilen sorumlu olacaklardır.

Yapılan yeni düzenleme uyarınca bundan böyle limited şirket ortakları hakkında ödenmeyen kamu borçlarının takibine yönelik işlem yapılabilmesi için;
*Söz konusu amme alacağının kısmen veya tamamen borçlu konumundaki şirketten tahsil edilememiş olması veya,

*Bu borcun şirketten tahsil edilemeyeceğinin anlaşılır hale gelmesi gerekmektedir.
Her şeyden önce limited şirket ortağının kamu alacağı dolayısıyla takip edilebilmesi için; alacağın şirket malvarlığından ve kanuni temsilciden tahsil imkânının olmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. (Danıştay 4. Dairesi E. No: 2006/914,K. No: 2006/2039, Karar için bakınız, Kızılot, Şükrü. Danıştay Kararları ve Özelgeler Cilt: 8, Sf: 1407-1408)

Söz konusu yasa maddesinde değişiklik yapılmadan önce yer alan ibareye göre "limited şirket ortakları, şirketten tahsil imkânı bulunmayan" amme borcundan dolayı sorumlu tutulurken yapılan bu değişiklikle bu koşula ayrıca "tahsil edilemeyeceği anlaşılan" amme borçları da eklenmiş bulunmaktadır.

Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Yasa'nın 35. maddesi yeni birinci fıkra hükmüne göre limited şirketten tahsil edilemeyen ve takip edilmesi gereken kamu alacaklarından ikincil sorumlu olan şirket ortaklarının sorumluluklarının başlayabilmesi için açıklayıcı hüküm getirilmekte, limited şirketin amme borçlarından, eski ve yeni ortakların ne şekilde sorumlu olacakları hususu ise ikinci fıkranın konusunu oluşturmaktadır.

Dolayısıyla amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda pay sahiplerinin farklı şahıslar olması halinde şahısların amme alacağının ödenmesinden müteselsilen (birlikte) sorumlu tutulacakları hususu ayrıca hükme bağlanmakta olup bu sorumluluk uygulamasının Vergi Usul Yasası kapsamına giren amme alacaklarının, düzenledikleri yasalardaki ödeme sürelerinde ve/veya Vergi Usul Yasası'na göre verilen özel ödeme süreleri içinde farklı şahısların ortak olması halinde de geçerli olacaktır.

Limited ortakların sorumluluğuna esas alınan amme alacaklarının doğduğu zamanlar, dönemleri ve ödeme zamanları kriterleri, yargı kararlarında da benimsenmiş ancak bu zamanlarda farklı şahısların ortak olması halinde sorumlu tayininde kararlar için görüş birliğine varılmamıştır. Yapılan yeni düzenleme ile yargı kararları ile içtihat oluşturulmamış bu konulara açıklık getirilmesi amaçlanmıştır.

Yapılan bu değişiklikle yine yargı kararları da dikkate alınarak bu şahıslara müteselsil sorumluluk getirilmesi, bir yandan hisse devri yapan ortakların borcunu ödemesini sağlayacak, diğer yandan da devralan bu şahısların limited şirket hissesinin değerini borçluluk durumunu da göz önüne alarak belirlenmesine imkân verecektir.

Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Yasa'da değişiklik yapılmadan önce ortaya çıkan bir uyuşmazlıkta "Şirketten tahsil olanağı kalmayan kamu borçları için öngörülen sorumluluğun, ortaklık sıfatına ve ortaklık payına bağlı olduğu, hisse devri halinde devir tarihinden önceki ve sonraki dönemlere ilişkin vergi borçlarının ortaklık payının devralan ortaklardan aranması gerektiği" sonucuna varılmıştır.

Ancak bundan böyle limited şirket tüzelkişiliğinden tahsil edilemeyen kamu alacağının tahsil edilememesi nedeniyle bu defa ortaklardan aranması halinde, ortakların da söz konusu borcu ödememeleri yahut da ödeyememeleri halinde bu defa borcun doğduğu dönemde, söz konusu şirkette ortak olanlar ile devir yoluyla paydaş olanların durumu önem arz edecektir.

Bir limited şirkete ait ortaklık paylarının devrinden sonra söz konusu devirden önce oluşan kamu borçlarının takibinde yeni yasal düzenlemeye göre oluşacak takip sırası, uygulamada kanımızca bazı duraksamaları da beraberinde getirecektir.

Böyle bir durumda yasal düzenleme gereği "payı devreden ve devralan şahıslar devir öncesine ait amme alacaklarının ödenmesinden" müteselsilen sorumlu olacaklardır.

*766 sayılı yasanın geçici birinci maddesi uyarınca 06.6.2008 tarihinde tahsil edilmemiş bulunan amme alacakları hakkında da geçerlidir.

Veysi Seviğ

Vergi kanunları ile vergileme işlemlerinde verginin tarafları olan devlet ile mükelleflere bazı görev ve sorumluluklar verilmiş bazı haklar tanınmıştır. Vergilemeye ilişkin mevzuat genel olarak incelendiğinde bir tarafta verginin alacaklısı durumundaki devletin daha çok vergilendirme yetkisi ve bu yetkileri nasıl kullanacağı, diğer tarafta ise mükellefin ödev ve yükümlülüklerinin neler olduğu konularının ele alındığı görülmektedir. Ülkelerin vergi yasalarında, vergileme sürecinde çoğunlukla, mükelleflerin haklarını savunmaları amacıyla baş vurabilecekleri yollar düzenlenmiş ancak mükellef hakları büyük ölçüde ihmal edilmiştir.

1990'lardan itibaren, özellikle gelişmiş ülkelerde vergi idarelerinin mükellef odaklı yaklaşımlarının öne çıkması, vergileme sürecinin daha etkin, adil ve şeffaf hale getirilmesi çalışmalarına paralel olarak birçok ülkede mükellef haklarının belirlenmesi, açıklanması, korunması ve denetlenmesi gibi hususlar öne çıkmıştır. Bu çerçevede bir çok ülkede vergi kanunlarında gerekli düzenlemeleri yapmışlardır. Ülkemizde de, gelir idaresi uygulamalarında mükellef odaklı anlayış öne çıkmaktadır. Vergi yasalarında yapılan ve yapılacak değişikliklerde de mükellef haklar konusu mükellef odaklılık yaklaşım ve uygun olarak ele alınmaktadır. Bu yazımızda vergi kanunlarımızda yer verilen ,vergi incelemeleri sürecinde mükelleflerin yararlanabileceği haklar üzerinde duracağız. Bu çerçevede mükellefin ödevlerine de kısaca değineceğiz. Mükellef haklarının tümüyle ortaya konması birden fazla yazı konusu olabilecek genişliktedir.

Vergi incelemesi ve mükelleflerin hakları

Mükelleflerin vergi incelemesine tabi olması, beyan esasına dayanan mükellefiyet uygulamasının doğal bir sonucudur. Vergi incelemesi 5 yıllık tarh zaman aşımı süresi sonuna kadar, önceden haber verilmeksizin her zaman yapılabilir.

Vergi incelemeleri sırasında mükelleflerin vergi kanunlarımızda öngörülen haklarının gözetilmesi gerekir. Bu hakların gözetilmesi vergi idaresinin mükellefe karşı yükümlülüğüdür. Bunun yanı sıra mükelleflerin de vergi incelemelerinin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için Vergi Usul Kanunu'nda belirtilen ödevlerini yerine getirmesi gerekir.

Vergi incelemesi sürecinde mükelleflerin vergi kanunlarında belirtilen başlıca haklarını aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

Vergi incelemesi için gelen görevlilerden kim olduklarını ve yetkilerini gösteren bir belge veya kimlik göstermelerini istemek;

Vergi inceleme elemanından, incelemenin konusunun, hangi vergi bakımından ve hangi hesap dönemlerine ilişkin olarak yapıldığının belirtilmesini istemek;

Vergi incelemesi esas itibariyle incelemeye tabi olanın işyerinde yapılır. İşyerinin müsait olmaması, ölüm, işin terk edilmesi gibi zorunlu sebeplerin varlığı veya mükellef veya vergi sorumlusu tarafından talep edilmesi halinde incelemenin ilgili inceleme elemanının dairesinde yapılmasını istemek.

Zor durum nedeniyle defter ve belgelerin istenen sürede ibrazı olanaklı değilse, ek süre verilmesini istemek (Bu süre 15 günden az olamaz);

Mükellefin işyerinde yapılan vergi incelemesinin çalışma saatleri içinde yapılmasını istemek (Tutanak düzenlenmesi ve inceleme ile ilgili emniyet tedbirlerinin alınması bu hükmün dışındadır. Ancak bu tedbirler ilgili yerdeki işleri sekteye uğratmayacak şekilde alınır);

Vergi incelemesinin her safhasında inceleme süreci hakkında inceleme elemanından bilgi almak;

Vergi incelemesine yetkili olanlarca el konulmuş olan ve onların denetim ve gözetimi altında bulunan defter, belge ve diğer vesikalar ile eşyalar üzerinde inceleme yapmak, bunlardan örnekler almak, kayıtlar çıkarmak;

Nezdinde arama yapılması halinde sulh yargıcınca verilen arama kararının gösterilmesini istemek;

Yapılan aramalar sonucunda defter ve belgelere el konulmuş olması halinde, süresi gelen vergi beyannamelerinin verilmesi ödevi ortadan kalkmadığından, beyanname düzenlemek için gerekli bilgileri alabilmek;

İhbara dayanan aramalarda, ihbarda belirtilen hususların mevcut olmadığının ortaya çıkması halinde ihbarda bulunanı öğrenmek;

Vergi incelemeleri ile ilgili görüşmelere, defter ve kayıtlarla ilgili olan yetkili serbest muhasebeci, serbest muhasebeci mali müşavir ve yeminli mali müşavirlerin kendisiyle birlikte katılmasını sağlamak yada kendisini temsilen yetkili bir temsilcisini göndermek (Mükellefi temsilen gelen kişilerin yasal olarak yetkilendirilmiş olmaları ve temsil belgesinin görüşmeler başlamadan önce inceleme elemanına verilmesi gerekir);

İnceleme sırasında gerekli görülen hallerde tutulan tutanaklara inceleme ile ilgili her türlü itiraz, şerh ve görüşlerinin yazılmasını istemek;

İnceleme sırasında fiili envanter yapılması (malların sayımı)inceleme elemanınca gerekli görülmüşse, mükellefçe yapılan ve inceleme elemanınca oylanmış giderlerin ödenmesini istemek;

Arama sonucunda el konulan defter ve belgelerin muhafaza altında olması sebebiyle zamanında yapılamayan kayıtları, defterlerin geri verilmesinden sonra 1 aydan az olmamak üzere verilecek uygun bir süre içinde yapabilmek;

Arama sonucunda muhafaza altına alınmış olan defter ve belgeler geri verilinceye kadar, tüm işlemleri tasdik ettirilecek yeni defterlere kaydetmek ve defterler geri verilince bu kayıtları geri verilen defterlere aktarabilmek;

İncelemenin sona ermesinden sonra, kendisine inceleme yapıldığına dair bir yazı verilmesini istemek;

Vergi incelemesine tabi olan mükelleflerin yükümlülükleri

Müessesenin durumuna göre, vergi incelemesi yapana uygun bir çalışma yeri göstermek ve resmi çalışma saatleri içerisinde müessesede çalışmasına (düzenleme işlemleri resmi çalışma saatleri sonrasına sarkan bir tutanağın tamamlanmasına) izin vermek;

Vergi inceleme elemanına inceleme ile ilgili her türlü açıklamayı yapmak (Bu zorunluluk hen iş sahibini, hem de işletmede çalışanları kapsar);

Gerektiğinde, incelemeyi yapanın işyerinin her tarafını gezip görmesine izin vermek, imkan sağlamak;

İncelemeye yetkili olanlar tarafından incelemenin, işletmeye dahil iktisadi kıymetlerin fiili envanterinin yapılmasına teşmil edilmesinin gerek görülmesi halinde; araç, gereç ve personeliyle bu işlemlerin yapılması için gerekli yardım ve kolaylığı göstermek;

Vergi incelemesi yapmaya yetkili olanların isteyecekleri bilgileri vermek (Mükellefler, Vergi Usul Kanunu'nun 151'inci maddesinde belirtilenler hariç olmak üzere, özel kanunlarda yazılı mahremiyet hükümlerini ileri sürerek, bilgi vermekten imtina edemezler);

Yoklama veya arama sonucunda defter ve belgeler vergi inceleme elemanınca alıkonulup muhafaza altına alınmış olsa dahi, süresi gelen vergi beyannamelerinin verilmesi ödevini yerine getirmek (Mükellef beyannamesini tanzim için gerekli bilgileri defter ve vesikalardan inceleme yapanın huzurunda çıkarabilir).

Akif Akarca - Dr. Mehmet Şafak
Verginin gündemi-Dünya Online

I.GİRİŞ

Şirketlerin sahip oldukları Gayrimenkul satışları, Oldukça önemli bir konudur. Özellikle içinde bulunduğumuz ekonomik dönem içinde, şirketlerin aktiflerinde yeralan gayrimenkullerin satışı ve elde edilecek gelirin finansman sağlama yönü ile değerlendirilmesinden bahisle vergisel yönünü hatırlamakta fayda vardır.

II. KURUMLAR VERGİSİNDE YERALDIĞI ÜZERE İSTİSNA UYGULAMASI

5520 sayılı kanununda yeraldığı üzere istisnalar ve gayri menkul satışına ilişkin olmak üzere,

(1) Aşağıda belirtilen kazançlar, kurumlar vergisinden müstesnadır:
a) Kurumların;
1) ...............................................................
....................................................................
e) Kurumların, en az iki tam yıl süreyle aktiflerinde yer alan taşınmazlar ve iştirak hisseleri ile aynı süreyle sahip oldukları kurucu senetleri, intifa senetleri ve rüçhan haklarının satışından doğan kazançların % 75'lik kısmı.
Bu istisna, satışın yapıldığı dönemde uygulanır ve satış kazancının istisnadan yararlanan kısmı satışın yapıldığı yılı izleyen beşinci yılın sonuna kadar pasifte özel bir fon hesabında tutulur. Ancak satış bedelinin, satışın yapıldığı yılı izleyen ikinci takvim yılının sonuna kadar tahsil edilmesi şarttır. Bu süre içinde tahsil edilmeyen satış bedeline isabet eden istisna nedeniyle zamanında tahakkuk ettirilmeyen vergiler ziyaa uğramış sayılır.

İstisna edilen kazançtan beş yıl içinde sermayeye ilave dışında herhangi bir şekilde başka bir hesaba nakledilen veya işletmeden çekilen ya da dar mükellef kurumlarca ana merkeze aktarılan kısım için uygulanan istisna dolayısıyla zamanında tahakkuk ettirilmeyen vergiler ziyaa uğramış sayılır. Aynı süre içinde işletmenin tasfiyesi (bu Kanuna göre yapılan devir ve bölünmeler hariç) halinde de bu hüküm uygulanır.

Menkul kıymet veya taşınmaz ticareti ve kiralanmasıyla uğraşan kurumların bu amaçla ellerinde bulundurdukları değerlerin satışından elde ettikleri kazançlar istisna kapsamı dışındadır.

f) Bankalara borçları nedeniyle kanunî takibe alınmış veya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna borçlu durumda olan kurumlar ile bunların kefillerinin ve ipotek verenlerin sahip oldukları taşınmazlar, iştirak hisseleri, kurucu senetleri ve intifa senetleri ile rüçhan haklarının, bu borçlara karşılık bankalara veya bu Fona devrinden sağlanan hasılatın bu borçların tasfiyesinde kullanılan kısmına isabet eden kazançların tamamı ile bankaların bu şekilde elde ettikleri söz konusu kıymetlerin satışından doğan kazançların %75'lik kısmı. (1)


III. KDV AÇISINDAN İSTİSNA

Bununla birlikte, çok kıymetli Hocam Veysi SEVİĞ, konuya ilişkin bir yazısında’ Katma Değer Vergisi Yasası’nın 17/4-r maddesi uyarınca “kurumların aktifinde veya belediyelerle il özel idarelerinin mülkiyetinde en az iki tam yıl süreyle bulunan iştirak hisseleri ile gayrimenkullerinin satışı suretiyle gerçekleşen devir ve teslimlerle bankalara borçlu olanların ve kefillerinin borçlarına karşılık gayrimenkul ve iştirak hisselerinin, müzayede mahallerinde yapılan satışlarda dahil olmak üzere bankalara devir ve teslimleri Katma Değer Vergisi'nden” bağışık tutulmuştur. Yasa maddesi bu haliyle istisna uygulamasını iki farklı şekilde düzenlemiş bulunmaktadır.

Şöyleki;
* Kurumların aktifinde veya belediyelerle il özel idarelerinin mülkiyetinde en az iki tam yıl süreyle bulunan iştirak hisseleri ile gayrimenkullerin satışı suretiyle gerçekleşen devir ve teslimler,
* Bankalara borçlu olanların ve kefillerin borçlarına karşılık gayrimenkul ve iştirak hisselerinin müzayede mahallerinde yapılan satışları da dahil olmak üzere bankalara devir ve teslimler Katma Değer Vergisi'nden bağışık tutulmaktadır.
Söz konusu yasa maddesinde yer alan ve bankalara borçlu olanların ve kefillerin borçlarına karşılık gayrimenkul ve iştirak hisselerinin müzayede mahallinde yapılan satışları da dahil olmak üzere bankalara devir ve temlik işlemlerinde sahiplik ayrımına yer verilmemiştir. Dolayısıyla burada katma değer bağışıklığının uygulanabilmesi için;

*bankalara borçlu olmak
*veya kefil konumunda bulunmak

Borçlara karşılık gayrimenkul ve iştirak hisselerinin, bankalara devir ve teslimi ile müzayede mahallerinde satışı yeterli görülmüştür. Bu işlemlerin yapılması aşamasında devir ve teslimi yapanda kurum olma özelliği aranmamıştır. Diğer yandan yasal düzenleme gereği olarak istisna kapsamındaki kıymetlerin ticaretini yapanların, bu amaçla ellerinde bulundurdukları gayrimenkul ve iştirak hisselerinin teslimleri söz konusu bağışıklıktan yararlandırılmamaktadır. Bağışıklık kapsamında yapılan teslim konusu kıymetlerin iktisabında (ediniminde) yüklenilen ve teslimin yapıldığı döneme kadar indirim yoluyla giderilemeyen Katma Değer Vergisi ise teslimin yapıldığı hesap dönemine ilişkin Gelir ve Kurumlar Vergisi matrahının tespitinde gider olarak dikkate alınacaktır.Yasa maddesinde yer alan “iştirak hisseleri”nin devri gerçekte aynı yasa maddesinin bir başka bendinde de (17/4-g) Katma Değer Vergisi'nden bağışık tutulmuş olduğundan söz konusu düzenleme Katma Değer Vergisi uygulaması açısından mükelleflere yeni bir avantaj sağlamamıştır. Bir başka anlatımla hisse senedi ile temsil edilen iştirak hisseleri hiçbir şarta bağlı olmaksızın başlangıçtan beri Katma Değer Vergisi'nden bağışık tutulmaktadır. Yasa maddesinde yer alan kurum kavramı ise uygulamada yeteri kadar açıklığa kavuşturulamamıştır. Bu konuda Kurumlar Vergisi Yasası'nda da genel bir tanımlamaya yer verilmemiştir. Ancak söz konusu yasanın birinci maddesinde kazançları Kurumlar Vergisi'ne tabi tutulacak olan kurum ve kuruluşlar sayılmak suretiyle belirlenmiş olduğundan bu kurum ve kuruluşların aktifinde yer alan gayrimenkullerin öngörülen koşullara uygun olarak satış yolu ile devir ve teslimleri Katma Değer Vergisi'nden bağışık bulunmaktadır. Bu bağlamda da yapılan satışın vadeli olup olmaması, bedelinin tahsil edilip edilmemesi istisnanın uygulanmasına engel oluşturmamaktadır.

İstisna (bağışıklık) satış için geçerlidir. Kurumlar açısından aktiflerinde bulunan gayrimenkullerin ivazsız olarak devri intikali bağışıklıktan yararlanmaya engel teşkil etmektedir.

Katma Değer Vergisi Yasası’nın 17'nci maddesinde yer alan “istisna” hükmü “tam istisna” niteliğinde olmadığından, yasal düzenleme gereği satışa konu oluşturan gayrimenkul için yüklenilen vergiden daha önce indirim konusu yapılamayan kısım satışın gerçekleştiği dönem itibariyle giderleştirilmek suretiyle kapatılabilmektedir. Katma Değer Vergisi Yasası’nın 17/4-r maddesi 5615 sayılı “Gelir Vergisi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair” yasanın 13'üncü maddesi ile yapılan değişiklik sonucu kapsam olarak genişletilmiştir.

Söz konusu yasa maddesinin yeni şekli 04.4.2007 tarihinden itibaren geçerli bulunmaktadır. Kurumların aktiflerine dahil bulunan gayrimenkullerin satış yolu ile devir ve teslimlerinde Katma Değer Vergisi istisnasının uygulanabilmesi için geçerli olan iki sene aktifte bulunma koşulundan anlaşılması gereken söz konusu iktisadi kıymetlerin 730 gün aktifte bulunmuş olmasıdır. (2)

IV.KOOPERATİF ŞİRKETLERDE DURUM

Kooperatif şirketlerde kooperatifin aktifinde yer alan gayrimenkullerin satışından elde edilen kazancın Kurumlar Vergisi istisnasından yararlanıp yararlanmayacağı konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır.
Bilindiği üzere 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun istisnaları düzenleyen 5’nci maddesinin e bendinde “Kurumların, en az iki tam yıl süreyle aktiflerinde yer alan taşınmazlar ve iştirak hisseleri ile aynı süreyle sahip oldukları kurucu senetleri, intifa senetleri ve rüçhan haklarının satışından doğan kazançların % 75'lik kısmı” nın Kurumlar Vergisinden istisna edildiği hükmü yer almaktadır.
Söz konusu istisna uygulaması ile ilgili olarak kanun hükmü bazı esaslar ortaya koymuştur.

Buna göre;
a - İstisna, satışın yapıldığı dönemde uygulanır ve satış kazancının istisnadan yararlanan kısmı satışın yapıldığı yılı izleyen beşinci yılın sonuna kadar pasifte özel bir fon hesabında tutulur.
b - Ancak satış bedelinin, satışın yapıldığı yılı izleyen ikinci takvim yılının sonuna kadar tahsil edilmesi şarttır. Bu süre içinde tahsil edilmeyen satış bedeline isabet eden istisna nedeniyle zamanında tahakkuk ettirilmeyen vergiler ziyaa uğramış sayılır.
c - Menkul kıymet veya taşınmaz ticareti ve kiralanmasıyla uğraşan kurumların bu amaçla ellerinde bulundurdukları değerlerin satışından elde ettikleri kazançlar istisna kapsamı dışındadır.

Sayılan temel üç şartı birlikte taşımayan işlemler istisnadan yararlanamayacaklardır.
İstisna uygulanmasına rağmen istisna şartlarına aykırı fiilin oluşması halinde uygulanacak müeyyideler de aynı maddenin e bendinde açıklanmıştır. Buna göre;

- Bu süre içinde tahsil edilmeyen satış bedeline isabet eden ve istisna nedeniyle zamanında tahakkuk ettirilmeyen vergiler ziyaa uğramış sayılır.
- İstisna edilen kazançtan beş yıl içinde sermayeye ilave dışında herhangi bir şekilde başka bir hesaba nakledilen veya işletmeden çekilen yada dar mükellef kurumlarca ana merkeze aktarılan kısım için uygulanan istisna dolayısıyla zamanında tahakkuk ettirilmeyen vergiler ziyaa uğramış sayılır. Aynı süre içinde işletmenin tasfiyesi (bu Kanuna göre yapılan devir ve bölünmeler hariç) halinde de bu hüküm uygulanır.

İstisnaya ilişkin uygulama esasları 5520 Sayılı Kanunun 1 Sıra nolu Genel Tebliğinde “5.6. Taşınmazlar ve iştirak hisseleri ile kurucu senetleri, intifa senetleri ve rüçhan hakları satış kazancı istisnası” bölümünde yeralmıştır. Tebliğde yer alan açıklamalara göre ;

Söz konusu istisna hükmünden, dar mükellef kurumlar da dahil olmak üzere, tüm kurumlar vergisi mükellefleri yararlanabilecektir. Dolayısıyla kooperatifler de kural olarak kapsam içine girmektedir.

İstisnaya konu olan taşınmazlar, Türk Medeni Kanununda “Taşınmaz”olarak tanımlanan ve esas niteliği bakımından bir yerden başka bir yere taşınması mümkün olmayan, dolayısıyla yerinde sabit olan mallardır. BunlarTürk Medeni Kanununun 704 üncü maddesinde; Arazi, Tapu sicilineayrı sayfaya kaydedilen bağımsız ve sürekli haklar ile Kat mülkiyeti kütüğüne kayıtlı bağımsız bölümler olarak sayılmıştır

Kooperatiflerin durumu Tebliğde aşağıdaki gibi yer almıştır.
“Yapı kooperatiflerinin de önceki bölümlerde yapılan açıklamalar çerçevesinde söz konusu istisnadan yararlanabilmesi mümkündür. Ancak, istisna edilen kazancın özel bir fon hesabında tutulması, hiç bir şekilde ortaklara dağıtılmayarak kooperatif amaçları doğrultusunda kullanılması gerekmektedir.

İstisna uygulaması bakımından yapı kooperatiflerinde ortakların bir veya birden fazla konut veya işyeri sahibi olmasının bir önemi bulunmamaktadır.Diğer taraftan, kooperatiflerin amaçlarını gerçekleştirdikten sonra kalan fazla arsa veya konutu elden çıkarmaları halinde de doğan kazanç istisnaya konu olabilecektir.”

Belirtildiği üzere kooperatif şirketler istisna uygulaması bakımından diğer şirketlerden ayrılmamış aynı şartları taşımak koşuluyla istisnadan yararlanmaları öngörülmüştür. Diğer taraftan yapı kooperatiflerinin dışında diğer kooperatiflerin yapacakları işlemlerden doğan kazançlar da kurumlar vergisinden istisna edilebilecektir.

Kurumlar Vergisi Kanununun 5’nci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde yer alan söz konusu istisnanın amacı, bu bentte belirtilen koşulların sağlanması halinde, kurumların en az iki tam yıl süreyle aktiflerinde yer alan taşınmazlar ve iştirak hisseleri ile aynı süreyle sahip oldukları kurucu senetleri, intifa senetleri ve rüçhan haklarının satışından doğan kazançların %75’lik kısmı kurumlar vergisinden istisna edilmek suretiyle kurumların bağlı değerlerinin ekonomik faaliyetlerde daha etkin bir şekilde kullanılmasına olanak sağlanması ve kurumların mali bünyelerinin güçlendirilmesidir.(3)


V.SONUÇ

Maalesef ekonomik süreçlerin gidişatlarının sekteye uğradığı dönemlerde, şirketler ellerinde tuttukları gayrimenkullerin bir bölümünü satmak durumunda kalmaktadırlar.

Bu istisnalardan yararlanabilmek için gayrimenkulun, şirket aktifinde en az 2 tam yıl yer almış olması gerekmektedir. Ayrıca Şirketlerin alım satım veya inşaat yaparak satma amacıyla elinde bulundurduğu taşınmazlar da istisnadan yararlanamayacaktır.


YARARLANILAN KAYNAKLAR
(1) 5520 SAYILI K.V.K
(2)Kaynak:Referans Gazetesi, muhasebefinans.com, (3 istanbulymmo.org.tr


Kadir Dodi
Serbest Muhasebeci Mali Müşavir
İşletme Yönetimi Bilim Uzmanı

PİŞMANLIK HÜKÜMLERİNE GÖRE SÜRESİNDEN SONRA VERİLEN BEYANNAMELERDE UYGULANAN ÖZEL USULSÜZLÜK CEZASI

Ticari, zirai ve mesleki faaliyetlerinden dolayı gerçek usulde vergilendirilen Gelir Vergisi mükellefleri ile tüm kurumlar vergisi mükellefleri beyannamelerini elektronik ortamda vermek mecburiyetindedirler. Ancak çeşitli istem dışı nedenler ile beyannameler süresi içerisinde verilemeyebilmektedir. Örneğin mükellefin ya da beyanname gönderme yetkisi verdiği meslek mensubunun bilgisayarındaki bir arıza, elektrik kesintisi vb. bir nedenden dolayı beyannamesini süresinde veremeyebilir. Bu durumda belki ödemekle mükellef olduğu vergiden kat kat daha fazla tutardaki Özel Usulsüzlük Cezasını ( Birinci sınıf tüccarlar için 1.490 YTL) VUK Mük.355. madde gereği ödemek durumunda kalmaktadırlar. Bu ceza, ilgili beyanname verildiği anda e-beyan sistemi tarafından otomatik olarak hesaplanmakta ve ceza ihbarnamesi sistem tarafından kesilmektedir. Ve mükellefe cezada indirim talep etmek yada dava açmak dışında bir seçenek bırakmamaktadır. Kanımca kesilen bu ceza pişmanlık hükümlerine göre kanuni süresi geçtikten sonra verilen beyannamelerde haksız bir uygulamaya neden olmaktadır.

213 Sayılı Vergi Usul Kanunu 352. maddesinde usulsüzlük cezaları tanımlanmış ve aynı maddenin I.Derece Usulsüzlükler Başlığının 1.bendinde “Vergi ve harç beyannamelerinin süresinde verilmemiş olması” denilmek suretiyle vergi beyannamelerinin süresinde verilmemiş olmasının cezası I.Derece Usulsüzlük olarak tanımlanmıştır. Söz konusu madde tanımına giren hiçbir usulsüzlüğün, maddede tanımlanmış usulsüzlük cezası dışında bir başka ceza-i yaptırımı yoktur. ( Vergi ziya-ı cezası hariç)

Aynı kanunun Mük.355.Maddesinde yer alan “Elektronik ortamda beyanname verilmesi mecburiyetine uyulmaması halinde kesilmesi gereken özel usûlsüzlük cezası, beyannamenin kanuni süresinin sonundan başlayarak elektronik ortamda 15 gün içinde verilmesi halinde 1/4 oranında, bu sürenin dolmasını takip eden 15 gün içinde verilmesi halinde ise 1/2 oranında uygulanır.” hükmü ile aynı fiile ikinci bir usulsüzlük cezası tanımlanmış olmaktadır. Kaldı ki, elektronik ortamda verilen beyannameler ile elden verilen beyannamelerin hukuki sonuçları açısından herhangi bir farkı bulunmamaktadır.

Özel usulsüzlük cezalarının kesilebilmesi için, yargı kararları ile de sabit kılınmış görüş; cezai yaptırıma bağlanmış olan bir fiilin tüm unsurları ile oluş­muş bulunduğu saptanmadıkça faile ceza uygulanamayacağı yolundaki ge­nel ceza .hukuku ilkesinin idari cezalar için de geçerli bulunduğu ve bu sebeple somut bir tespite dayanmadan özel usulsüzlük cezasının uygulanamayacağı yönündedir.

Nitekim VUK Mük.355 madde bütünüyle ele alındığında maddenin 2.bendinde yer alan “Bu hükmün uygulanması için, bilgi ve ibraz ödevinin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılacak tebliğlerde bilginin verilmesi için tayin olunan sürede cevap verilmemesi, eksik veya yanıltıcı bilgi verilmesi veya defter ve belge ibrazı için tayin olunan süre ile defter ve belgelerin süresinde ibraz edilmemesi durumunda haklarında Kanunun ceza hükümlerinin uygulanması cihetine gidileceğinin ilgililere yazılı olarak bildirilmesi şarttır.” hükmü ile, bu maddenin uygulanabilmesi için idarece bir tespitin yapılmış ve gereğinin mükelleften yazı ile istenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Sadece bu bendin, elektronik beyannamenin süresinde verilmemesiyle ilgili yaptırımın düzenlendiği bendin önünde yer alması olayda tespit zorunluluğunun bulunmadığı ve mükelleften yazı ile istenmesi gerekliliğinin bulunmadığı anlamını taşımamalıdır. Bu yorum 213 Sayılı VUK’ nun 3. maddesinde yer alan “Vergi kanunları lafzı ve ruhu ile hüküm ifade eder. Lafzın açık olmadığı hallerde vergi kanunlarının hükümleri, konuluşundaki maksat, hükümlerin kanunun yapısındaki yeri ve diğer maddelerle olan bağlantısı göz önünde tutularak uygulanır.” hükmünü yok saymaktadır.
Süresinde herhangi bir nedenle verilemeyen beyanname, idarece herhangi bir tespit olmaksızın yine elektronik ortamda, VUK ‘nun Pişmanlık ve Islah hükümlerini düzenleyen 371.Maddesi gereğince ve söz konusu maddede sayılan bütün koşulları taşıyarak verilebilir. İdarece yapılamayan tespitlerin varlığının kabulü neticesinde, vergi alacağının bir an önce hazineye intikali amacıyla düzenlenen 371. maddede dahi, mükellefin iyi niyetli davranması teşvik edilmiş ve pişmanlık zammı dışında ceza alınmayacağı öngörülmüştür.

Fakat, Mük.355. Maddenin elektronik ortamda beyanname verilmesini düzenleyen bendi, 371. Maddede yer alan pişmanlık hükümlerini yok saymakta ve bu hükmün uygulanmasını zorlaştırmakta hatta uygulanamaz kılmaktadır. 371. Maddenin pişmanlık hükümlerinden yararlanmanın şartlarından biri olan 3.fıkrasında “Hiç verilmemiş olan vergi beyannamelerinin mükellefin haber verme dilekçesinin verildiği tarihten başlayarak on beş gün içinde tevdi olunması. “ hükmü ile pişmanlık başvurusunun ardından bile, beyannamenin verilmesi için on beş günlük sürenin bırakıldığı görülmektedir. Sadece günümüz imkanlarının gelişmesine paralel olarak, beyannamenin veriliş şeklinin değiştirilmesi vergi kanunlarının konuluşundaki amacı ve esasen ifade ettikleri hükümleri ortadan kaldırmamaktadır. Vergi kanununu bütünüyle ele almak ve maddelerin konuluş maksadını göz önünde bulundurmak hem idarenin hem yargının hem de mükellefin görevidir. Sadece kanunda yer alan bir paragraf hükmü gereği, pişmanlıkla verilen beyannameye hem I.derece usulsüzlük, hem Mük.355. madde gereği özel usulsüzlük cezası kesilmesi kanunun ruhu ile örtüşmemektedir. İdarenin bu duruma acilen müdahale etmesi, Mük.355. maddede yer alan bir bent ile, VUK ‘un iyi niyetli mükellef lehine getirdiği Pişmanlık ve Islah hükümlerinin uygulanamaz hale gelmesinin önüne geçmesi gerekmektedir. Bu durumun 3568 sayılı yasaya göre yetki almış meslek mensupları ile mükellefler arasında ve dolayısı ile idare arasında sorunlar yarattığı göz ardı edilmemelidir.

Z.Burak Özkösemen
MSc, SMMM

Transfer Fiyatlaması nefes aldı

Tümüyle yeniden yazılan ve yeniden yapılandırılan 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nun yürürlüğe girmesinin üzerinden bir buçuk yıl geçti. Henüz tam bir değerlendirme yapmak için erken olsa da, dönüp baktığımızda ve tepkilere kulak verdiğimizde, düzeltilebilecek birkaç husus dışında kanunun başarılı sonuç verdiğini ve kabul gördüğünü görüyoruz.

Kurumlar vergisi oranında on puan indirim yapılmış olmasına rağmen (ki bu indirim yüzde 33'e tekabül ediyor) vergi performansının düşmemesi de, başarının göstergelerinden birisi olarak kabul edilmeli.

Beyan edilen vergi matrahlarının ekonomideki büyümenin çok üzerinde gerçekleşmesi, kurumlar vergisi tabanının yaygınlaştığına ve vergi uyumunun arttığına ayrıca işaret ediyor.

Vergi uyumunu artıran unsurlar arasında, oto kontrol mekanizmalarının güçlendirilmesinin önemli rolü olduğu ise açıktır. Bunlardan birinin de transfer fiyatlaması ile ilgili kuralların, uluslararası uygulamalara paralel olarak sisteme kazandırılması olduğunu söyleyebiliriz. Temel olarak OECD normlarının esas alındığı yeni yapıda, özellikle yurtdışı ile ilgili işlemlerde bugüne kadar ihmal edilen boşluk doldurulmuş oldu.

Yurtdışı işlemlerine odaklanılmalı

Ülkeler arası ticaret, küreselleşmenin ivme kazandığı günümüzde gittikçe artıyor. Vergi yüklerinin ülkeden ülkeye farklı olması ise, şirketleri, vergi optimizasyonu açısından en uygun vergi ülkesinde kazanç oluşturmaya yöneltiyor. Her ülke ise kendi vergi tabanını korumak için "transfer fiyatlaması" konusuna özel önem veriyor.

Bizler ise yıllar boyu bu büyük kapıyı açık, daha doğru ifadeyle belirsiz bırakmıştık. Hatta yurtdışı işlemleri biraz ihmal ederek yurtiçi işlemleri kritik etmeye yönelmiştik. Bu belirsizlik ve ihmal, yatırım ortamını bozması yanında, vergi tabanımızı da diğer ülkeler lehine zayıflatmıştı.

Yurtiçinde Hazine zararı

Yeni kurumlar vergisinde, "transfer fiyatlaması" ile ilgili kapsamının amacı aşması, mükelleflerin yeni sisteme uyum göstermelerinde sorunlar doğurmuş ve tepkilerine yol açmıştı.

Bilindiği üzere transfer fiyatlaması yoluyla örtülü kazan dağıtımı, ilişkili kişiler arasında emsale göre uygun olamayan fiyat veya bedeller üzerinden işlem yapılması halinde söz konusu oluyor. Mevzuatta bu kapsam, "ilişkili kişi" tanımında amacı aşacak derecede geniş olarak belirlenmiş.

Çerçeveyi amaç dışı genişleten diğer bir unsur ise, yurtiçindeki işlemlerde Hazine zararı olsun veya olmasın, transfer fiyatlaması kurallarının çalışıyor olması idi.

Oysa ki vergi otoritesinin bu konudaki temel amacı, kurumlar vergisi tabanının korunması olmalıdır.

Diğer ülkelerde belirli oranın üzerinde ortak olunan kurumla birlikte "konsolide beyanname" verme ve varsa kardeş şirketin zararını kendi k‰rından indirme imkanı olduğu düşünülürse, ülkelerin vergi tabanını korumada öncelikle yurtdışını önemsediği kolayca anlaşılabilir.

Geçmişte Danıştay kararları, Hazine zararının olmadığı hallerde, mükellef lehine karar veriyordu ve bu kararlar müstakar hale gelmişti. Son dönemlerde Danıştay da görüş değiştirince, toplamda vergi kaybının olmadığı işlemlerde dahi cezalı tarhiyatlar gündeme gelir olmuştu.

Yurtdışı işlemlere ve Hazine zararına yoğunlaşma

4 Haziran 2008 tarihinde kabul edilen 5766 sayılı "Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun"da, Meclis Genel Kurulu'nda verilen önerge ile transfer fiyatlaması, yurtiçi işlemlerde "Hazine zararı" olması şartına bağlandı.

Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 13'üncü maddesine eklenen yedinci fıkrada;

"(7) Tam mükellef kurumlar ile yabancı kurumların Türkiye'deki işyeri veya daimi temsilcilerinin aralarında ilişkili kişi kapsamında gerçekleştirdikleri yurtiçindeki işlemler nedeniyle kazancın örtülü olarak dağıtıldığının kabulü, Hazine zararının dogması şartına bağlıdır. Hazine zararından kasıt, emsallere uygunluk ilkesine aykırı olarak tespit edilen fiyat ve bedeller nedeniyle kurum ve ilişkili kişiler adına tahakkuk ettirilmesi gereken her türlü vergi toplamının eksik veya geç tahakkuk ettirilmesidir" hükmü geldi.

Maddenin teknik detayı, ikincil mevzuatta düzenlenecektir. "Her türlü vergi"den kastın, kurumlar ve gelir vergisi dışında KDV'yi de kapsayıp kapsamadığı; geç tahakkuk ettirmeden maksadın ne olduğu, tebliğ ve yorumlarla detaylandırılacaktır.

Önemli olan, bu kabul ile temel amaca uygun bir düzenleme getirilmiş olmasıdır. Daha açık ifade etmek gerekirse, ülke olarak kurumlar vergisi tabanımızı koruma amaçlı "yurtdışı işlemler" daha ön planda olarak mercek altına alınacak, ilişkili kişilerle yurtiçindeki işlemlerde ise toplamda "Hazine zararı" olup olmadığına bakılacaktır. Böylece vergi idaresi ve vergi denetim kaynakları da daha etkin ve verimli alanlara yönelmiş olacaklar.

Transfer fiyatlaması söz konusu yasa değişikliği ile nefes alır hale geldi. İlişkili kişilerin kapsamının ve çerçevesinin amaca uygun şekilde sınırlandırılması ve belirlenmesi, uygulamacıların ve mükelleflerin beklentileri arasında ayrıca yer almaya devam ediyor. Zamanla bu da daha belirli hale gelecektir.

İlişkili kişiler arasında transfer fiyatlaması yoluyla örtülü kazanç tespitinin daha etkin olabilmesi yasa ve tamamlayıcı mevzuat yanında uygulama kalitesine bağlıdır. Bunu sağlamak için, gerek insan kaynağı ve gerekse sistem olarak güçlü bir altyapının oluşması gerekir.

Önemli olan kurumlar vergisi tabanının aşınmasını önleyen önemli bir müessesenin sistemimize kazandırılması ve bunun olumlu sonuçlarının görülüyor olmasıdır. Zamanla uygulama yerine oturur, varsa sorunlar iletişim ortamında ortak akılla çözülür.

Mustafa UYSAL